Hayatın Birleştiği Denizi Bulmak Lazım

Psikiyatrist ve yazar Mustafa Ulusoy ile yaşama ve mutluluğa dair keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Ulusoy, “Mutlulukla mutsuzluk, sevinçle keder, acıyla lezzet, kaybetmekle kazanmak arasında insan için bir fark kalmadıysa; hepsi kabulüyse; kalbi hepsinin aynı olduğunu bildiyse; işte o insan hayatın sırrına vakıf olmuştur ve artık insan-ı kâmildir. Bu insan benim nazarımda mutlu bir insandır.” diyor.

Hem psikiyatrsınız hem de yazar yönünüz var. Yazı yazma süreciniz nasıl başladı?

Ortaokul birinci sınıftaydım. Edebiyat öğretmenimiz, kompozisyon ödevi olarak yazdığım denemeyi çok beğenmiş. Sen yazmaya devam etmelisin sözü, yazma serencamımın başlangıcıdır. Lisenin başında bir gazetede bir denememin yayınlanması bende büyük bir şevk uyandırmıştı. Üniversite yıllarında yazılarımın dergilerde yayınlamasıyla bu yola baş koymuş oldum.

Hayat Hikâyelerle Dolu

Ele aldığınız konular veya karakterler gerçek kişiler mi?

Gerçek konuları ve karakterleri yazmak, kurgusal metinlerin hem canlılığını öldürür hem de üreticiliğe ciddi ket vurur kanaatindeyim. Doğrusu ölü metin yazmayı ve kötü şeyler üretmeyi hiç arzu etmem.  Evet, bir terapistim ama hayatım terapi odasından müteşekkil değil. Pazara gidiyorum, akraba ziyaretleri yapıyorum, minibüse, otobüse, uçağa biniyorum. Bakkalda alışveriş yapıyorum. Kasapla sohbet ediyorum. Pazarcılarla hemhal oluyorum. Köyde yaşayan halamı ziyaret ediyorum. Dokunaklı hikayeler sadece bir terapi odasında mevcut değil. Dışarıdaki hayat da hikâyeyle dolup taşıyor. Mesela, son romanım Hayat Apartmanı’nda 25 yıldır neredeyse her hafta gittiğim Erenköy Pazarı’nın izlerini yoğun olarak görüyoruz. Ancak başta Pazarcı Hasan olmak üzere pazardaki karakterler tümüyle kurgusal. Öte yandan hiç gitmediğim, görmediğim Kilis’te bu romanda kendine mühim bir yer buldu. Öyle ki bazı Kilisli okurlar buna çok şaşırdı.

Hayattaki Tecrübelerimden Oluşuyor

Peki, yazdığınız kitaplarda psikiyatri yönünüz yazıya nasıl yansıyor?

Psikiyatride otuzuncu senem. Yani otuz yıldır insanların birebir ağzından hayatı dinliyorum. Acıyı, kederi, sızıyı, yalnızlığı dinliyorum.  Aynı zamanda iyileşmeyi, şifa bulmayı… Artık hayata şöyle bakıyorum, dediklerini duyuyorum insanların. Ve işte o zaman yüreğim pat pat çarpıyor heyecandan.

Birikimler Kelimelerle Dökülüyor

İnsanlarla terapi odasında karşılıklı bir etkileşim içindeyim. Onlara hem veriyorum hem çok kıymetli şeyler alıyorum. Bu bir birikim husule getiriyor insanın âleminde. Yazarken bu birikim bir şekilde kelimeler, cümleler, karakterler suretini alıyor. Yani, birebir hastalarımı ve sorunlarını yazmıyorum. Hastalarımdan, hayattan, kendi yaşantımdan elde ettiğim tecrübeleri yazıyorum.

Hayat Bir Sır, Ölüm Daha Bir Sır

Bir açıklamanızda Risale-i Nur’un hayatınızda ayrı bir yeri olduğunu okumuştum. Bu külliyat üzerine biraz konuşabilir miyiz?

Hayat bir muamma, bir sır. Yaratıcı’nın bizden istediği bir şeyler var. Hayat bir sır, ölüm daha bir sır. Topu topu bu kadar mı dediğimiz bir hayatı yaşayıp ruhumuzu Ölüm Meleğine teslim ediyoruz.  Hayatın muamması Kur’an ile çözülebilir ancak. Sır, Kur’an hazinesinde bizi bekliyor. Risale-i Nur, işte Kur’an hazinesinin anahtarı hükmünde benim için. Tek anahtar Risaleler değil elbet. Bir başkası da hayat muammasını ben İmam-ı Rabbani’nin, Abdulkadir Geylani’nin, Mevlana’nın kitaplarıyla hallediyorum diyorsa, baş göz üstüne.

İnsanlar Sorulara Cevap Arıyor

Risale-i Nur özellikle ontolojik sorunlarla ilgilenmiş bir Kur’an tefsiri. Ontolojik sorunlar şöyle sorunlardır: Kedimiz bir arabanın altında kalıp öldüğünde kızımın sorduğu, baba, Allah neden Muazza’nın bunu yaşamasına izin verdi, yazık değil mi, sorusudur. Kediler ölünce onlara ne olur, onların da ruhu var mı? Bunlar haklı sorulardır. Cevaplanması elzem sorulardır. Elzem bir meseledir, çözüme kavuşturulmadır. İnsan ne yapıyorda ebedi olarak cehennemde kalmayı hak ediyor, anlayamıyorum, sorusu ciddi ve haklı bir sorudur. Cevaplanmadan olmaz. Bu hayatta ne işe yarıyorum? Can alıcı bir sorudur. Kur’an’dan cevap lazım. Hayatım akıp gidiyor, bakıyorum elimde kalan bir şey yok. Hayatın akıp birleştiği denizi bulmak lazım.  İşte Risale-i Nur bu gibi meselelere yoğunlaşmış bir Kur’an tefsiri olduğundan benim gözümdeki yeri apayrıdır.

Hayatı ve İnsanı Basite Alıyorlar

Sosyal medyada, şurada burada psikoloji eğitimi almadan insanlara yaşam koçluğu yapan insanlar var; “Hayatta şunu yaparsanız mutlu olursunuz, şunları ritüel edinin” gibi yönlendirmeler yapıyorlar. Bir psikiyatrist olarak bu empozeleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu yönlendirmeler psikolojik sorunlara yol açar mı?

Şunu yaparsanız mutlu olursunuz türünden denklemler, hayatı ve insanı basite alan ciddiyetten uzak yaklaşımlar. Hayat zor. İnsana teklif edilen sorumluluk ağır. Emanet-i Kübra diyor buna âlimler. İnsana büyük bir emanet teklif edilmiş ve insan da kabul etmiş. İnsan önce kendi sırrını ve âlemin yaratılış sırrını çözecek. Bu sır çözülmeden, şunu yaparsan mutlu olursun demek demiryolu döşemeden tren vagonlarında kendini kandırmaktır.

Kazanmak ve Kaybetmek Arasında Bir Fark Yoksa

Modern çağ insanı sürekli mutsuzluktan dert yanıyor, insanlar neden mutsuz?

Mutsuzluktan dert yandıkları için mutsuzlar. Efendimizin (s.a) bir duasını pek sever ve önemserim. Elhamdulillahi Ala Kullihal Sıval kufri veddalal. Yani, küfür ve dalalet hali dışındaki her şey için hamdolsun. Çok sağlam bir duruş bu. Bir nevi meydan okuma.

Bunu biraz daha açmanızı istesem…

Mutlulukla mutsuzluk, sevinçle keder, acıyla lezzet, kaybetmekle kazanmak arasında insan için bir fark kalmadıysa; hepsi kabulüyse; kalbi hepsinin aynı olduğunu bildiyse; işte o insan hayatın sırrına vakıf olmuştur ve artık insan-ı kâmildir. Bu insan benim nazarımda mutlu bir insandır.

Bu yazıyı paylaş

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir