‘’Ben, Halkın Şairi, Bir Taşralı, Kuşbaz…’’

Büyük şair Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904’te Şili Parral’da doğdu. Annesini doğduktan altı hafta sonra kaybeden Neruda’nın babası trende kondüktörlük yaparak geçimlerini sağlıyordu. Çocukluğu babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında geçti. Doğup büyüdüğü yer itibariyle köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini, maden işçilerini yakından tanıdı.

Düş kurmayı seven, çekingen bir öğrenci olan Pablo Neruda, şiirler ve yazılar yazıyor, durmadan kitap okuyordu. Neruda’nın edebiyata olan bu düşkünlüğü babası tarafından destek görmedi. Babası edebiyatın onu işe yaramaz birisi olmaya sevk edeceğini düşünüyordu.

Acıları Şiirlerinde Dillendirir

Pablo Neruda, büyük acılara; şiddet, kayıp ve ölümlere; yoksulluk, sömürü, toplumsal dramların insanlarda bıraktığı etki ve sarsıntılara yakından tanıklık eden; o acıları yüreğinin derinliklerinde hissedip, şiirlerinde dillendiren büyük bir şair.

“Fakat kim öldürebilir ki şiiri! Şiir kedi gibi yedi canlıdır. İşkence ederler, sokaklarda sürüklerler, üstüne tükürürler, alay ederler, etrafını dört duvarla çevirirler, sürgüne yollarlar, fakat o bütün bunları yaşar, sonunda tertemiz bir yüzle ve gülümseyerek yeniden ortaya çıkar.”

13 yaşındayken yerel “La Mañana” gazetesindeki bazı makalelere katkıda bulunmaya başladı. 1920’de “Selva Austral” isimli edebiyat dergisinde Ricardo Eliécer Neftalí Reyes Basoalto olan asıl adı yerine “Pablo Neruda” müstearıyla yazmaya başladı. Şair, bu takma ismi Çek şair Jan Neruda anısına seçmişti.

Kol Saatini Satarak Kitabını Çıkardı

Pablo Neruda, ilk şiir yazma denemelerini 1917-1920 yılları arasında gerçekleştirir. Kısıtlı imkânları nedeniyle 1923’te babası tarafından ona hediye edilen saati ve birkaç eşya satarak ilk şiir kitabı olan “Alacakaranlık”ı çıkartır. Sonraki sene yayımlanan “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı” isimli kitabı onun adını en çok duyuran kitabıdır. Bu şiir kitabı pek çok dile çevrilmiştir.

Edebi çalışmalarının yanında bir yandan da Şili Üniversitesi’nde Fransızca ve pedagoji okudu. 1927-1935 arası hükümetin elçisi oldu ve Burma, Seylan, Java, Singapur, Buenos Aires, Barselona ve Madrid’de görev yaptı. Bu dönemde yazmış olduğu şiirlerini ‘’Yeryüzünde Konaklama’’ kitabında toplamıştır.

Cephede Basılan Kitap

İspanya’nın iç savaşından çok etkilendi bu durum önce İspanya sonra da Fransa’da Cumhuriyetçi harekete katılmasına neden oldu. Şair bu dönemde de “Kalbimdeki İspanya” kitabı için çalışmalarını sürdürmeye devam etti. Kitap iş savaş sırasında cephede basılması açısından da ayrı bir önem taşır.

 

Yıllar geçtikçe Neruda’nın eserlerinde bireysel konulardan uzaklaşıp siyasi ve sosyal konular üzerine eğildiği, toplumcu duyarlılıkla şiir yazmayı öncelik tuttuğu görülür. O içinde yaşadığı toplumun, zamanın şartlarına, sorunlarına şiirleriyle tanıklık etmeyi tercih eder.

“İnsan, hayatında bazı şeyleri unutur. Benim de hayatımda unuttuğum anılarım vardır. Onlar toz olmuştur ya da kırılan bir bardağın artık birleştirilemeyen parçaları gibidir. Benim anılarım, hayaletlerle dolu bir galeridir. Belki ben kendi hayatımı değil de, başkalarının hayatını yaşadım. Bu sayfalarda geriye bıraktığım anılar arasında bazıları sararmış yapraklar gibi yere düşecek, ölecekpatir. Oysa bazı anılarım zamanla yeniden canlanacak, yeniden hayat bulacaktır. Benim hayatım, bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır. Bir şair hayatıdır.”

“Nobel kime verilirse verilsin onurlu bir edebiyat ödülüdür. Eğer biraz önemi varsa, yazara bir parça saygı bahşettiği içindir. Önemi budur.” diyen Neruda, 1971 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Hazırladığımız Pablo Neruda dosyamızda yazarın “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”, “Kuruntular Kitabı”, “Kuşlar Sanatı”, “Ayaklarına Dokunurum Gölgede” ve “Yeryüzünde Konaklama” kitaplarını inceledik.

Yazı: Deniz Demirdağ

Yazının devamını okumak için www.ktpkitabevi.com üzerinden temin ederek okuyabilirsiniz.

Devamını oku...

Mars’ta Yaşam Mümkün mü?

Mars gezegenine mimarlık çalışması yapan ekibin içinde yer alan Saadet Yüncü ile projenin detaylarını ve Mars’ın mimari özelliklerini konuştuk. Yüncü, “Araştırmalarımızda, Ürdün, çöl ekolojisiyle değişmemiş antik bir esasa, elli milyon yılda gerçekleşen sıvı erozyon süreçlerinden ortaya çıkan muhteşem bir heterojen dokuya sahiptir. Wadi Rum (Ay’ın Vadisi) sahip olduğu kumtaşı, kum tepeleri, granit gibi Jeolojik katmanları, kaya oluşumları, kanyon, vadi ve yüksek dağ oluşumlarıyla Mars ile benzerlikler gösteriyor.” diyor.

Mars çalışmalarına kabul edilen ilk Türk oldunuz, neler hissettiniz?

Architectural Association tarafından Ürdün’de düzenlenen Mars Gezegeni üzerinde yürütülen tasarım-araştırma çalışmalarına katıldım. AA Jordan Visiting School tarafından Mars üzerine daha önce çalışmalar yürütülmüş fakat hiç Türk katılmamıştır. Koordinatörümüz, Ürdün’de bugüne kadar yürüttüğümüz tasarım-araştırma çalışmalarına katılan İlk Türk’ün benim olduğumu söylediğinde, çok heyecanlandım. Böyle bir ekibin parçası olmaktan gurur duydum.

Mars’ın Ekolojine Uygun Bölge

Mars gezegeni yapısı hakkındaki çalışmalarınız hangi noktada?

Tasarım araştırma çalışmalarımız boyunca, Wadi Rum’da Mars’ın doğal ekolojisine yönelik araştırmalar yaptık. Wadi Rum çölünün UNESCO tarafından korunan dünya mirası alanı, Petra’ya özel bir ziyaret gerçekleştirdik. Wadi Rum ve Petra’da yaptığımız incelemeler, belirlemeler ve araştırmalar ile bulduğumuz bize farklı gelen buluntuları, dokuları ve oluşumları belgelendirme çalışması yaptık. Daha sonra bulduğumuz dokuları ve oluşumları kullanarak tasarım spekülasyonları gerçekleştirdik. Mars’ın peyzajı içerisindeki olası müdahaleler için tasarım kavramlarını araştırdık. Wadi Rum’a yapılan araştırma ziyaretinin de katkısı Mars gezegeni dokusuna, kanıtlayıcı bir zemin olarak hizmet etmek.

Tasarım Sürecine Geri Bildirim

Araştırma çalışmalarımız, tasarım ve imalatta birden fazla ölçekte yeni teknikler üzerine yoğunlaştı. Malzeme, mimari ve kentsel konuları üzerinde durduk. Mimari malzemelerden kentsel malzemelere kadar farklı ölçeklerde Mars için tasarım malzemeleri araştırmaları ve araştırmalar yoluyla ilerici bir tasarım fikri oluşturuyor. Tasarım kavramları, tasarım sürecine geri bildirim döngüsü sağlayabilecek, üretim deneyleri ve performans benzetimleri ile tamamlandı. Oluşturduğumuz tasarımları Autodesk Maya, Python, Kangaroo, Cocoon, DIVA, Ladybug &Honeybee Plug-in Grasshopper gibi programlarda kod yazarak, yazılımlarını yapıp, dijitalleşmesini sağladık.

Gelişmiş Çevresel Simülasyonlar

Araştırma çalışmalarımız aynı zamanda; görsel programlama, algoritmik ve hesaplamalı tasarım yöntemleri, gelişmiş çevresel simülasyonlar ve analizlerden faydalanan en ileri hesaplama tasarım teknolojisi bilgilerini sağlıyor. Kod yazılımları ile Morfolojik soyutlama ile sınırlı olan geleneksel tasarım yöntemlerini yeniden gözden geçirmektir.

 

Röportajın devamını www.ktpkitabevi.com üzerinden temin ederek okuyabilirsiniz

Devamını oku...

“Kitaplar Zihnimizin Besinidir”

“Benim ilham kaynağım tüm dünya, evren, tüm canlılar, yaşanmışlıklar, yaşanacağını düşlediğim olaylar, kısacası hayatın kendisidir. Bu nedenle duyularım hep tetiktedir. Hayatla sürekli iç içeyim.”

Türk edebiyatının önemli çocuk yazarlarından biri olan Gülten Dayıoğlu ile kitaplarını ve yeni projelerini konuştuk. Dayıoğlu, “Çocuklar için yazmak zor eylemdir. Çünkü çocuk kitabında yapılan hata, mezara kadar etkisini sürdürür. Bu nedenle çocuk ve gençler için yazarken, taşıması zor bir sorumluluk altına giriliyor. Hep tetikte olmak gerekiyor. Başka bir değişle çocuk ve gençlere yazarken, ayakları köstekli at gibi olunuyor. Şaha kalkmak, aklına geldiği gibi yazmak bize göre değil. Her konuyu, sözü, tümceyi akıl ve beğeni süzgecinden geçirmek zorundayız.” diyor.

İlk öykünüzü 15 yaşında yazdığınızı okudum. Sizi yazı yazmaya yönlendiren şey neydi?

Kütahya Otuz Ağustos İlkokulu’nun üçüncü sınıfında öğrenim görürken, öğretmenim Ayşe Bumin, yazılı anlatım ödevlerime bakarak, “Sen doğuştan yeteneklisin. Gelecekte yazar olacağını düşünüyorum.” dedi. Sonra beni Vahit Paşa Kütüphanesi’ne götürüp “Yazar olmak istiyorsan, öncelikle çok ve düzenli olarak, kitap okuman gerek” diyerek görevli kişiyle tanıştırdı.

Yeteneğimden söz ettikten sonra “Bu çocuğa yaşına uygun kitaplar verin. Sürekli okuması gerek. Buraya geldikçe ilgi gösterirseniz sevinirim.” dedi. Ben böylece kitap kurdu olma yoluna girmiş oldum. Kitap okumak giderek yemek-içmek, soluk almak gibi bir yaşam biçimim oldu. Bir yandan da öykü yazıyordum. Yazdığım bir öykü 1950 yılında Afyon’da yayımlanan Kudret gazetesinde çıktı.

Hayatın Sınırını Aşan Düşler

Her sanatçının veya yazarın ilham aldığı bir konu oluyor. Sizin ilham kaynağınız var mı?

Benim ilham kaynağım tüm dünya, evren, tüm canlılar, yaşanmışlıklar, yaşanacağını düşlediğim olaylar, kısacası hayatın kendisidir. Bu nedenle duyularım hep tetiktedir. Hayatla sürekli iç içeyim. Bir yandan da hayatın sınırlarını aşan düşler kuruyorum, yazarken. Geçmişe dalmayı da çok seviyorum.

Nasıl yazarsınız, önceden konuyu belirler misiniz yoksa konu kendiliğinden mi gelişir?

Roman, öykü yazmadan önce konuyu belirliyorum. Araştırmalarımı yapıp bir plan oluşturuyorum. O planı izleyerek romanı yazmaya girişiyorum.

Röportajın devamını www.ktpkitabevi.com ‘dan temin edebilirsiniz

Devamını oku...

“İnsanın Kanadı; Gayretidir”

“Dua ve ibadet Allah ile olmaktır, Allah ile olan kimse için ölüm de ömür de hoştur.” diyen ve dünyayı “Geçici bir durak” olarak gören Mevlana Celaleddin-i Rumî, 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde bulunan Horasan’ın Belh şehrinde dünyaya gelmiştir.

Yaşadığı dönemde Anadolu’ya “Diyarı-ı Rum” denildiği için “Rumî” soyadını, zaman içinde de kendisine duyulan büyük saygının ifadesi olarak efendimiz manasına gelen “Mevlana” adını almıştır. Dönemin kültür merkezlerinden Belh kentinde hocalık yapan, “Sultanu’l Ulema” unvanıyla bilinen din bilgini Bahaeddin Veled‘in oğludur.

Dünyadaki Hoşgörünün Temsilcisi

İslâm tasavvufunun önemli temsilcilerinden olan Mevlana, “Gel ne olursan ol gel” sözüyle dünyada hoşgörünün ve sevginin sembolü haline gelmiştir. Aynı zamanda Allah ile kul arasındaki ve kâinat ile insan arasındaki bütünselliği kavrayarak ortaya koyan bir âlimdir. Engin bir şefkatle ve derin bir hoşgörüyle insana sadece insan olduğu için değer veren Mevlana’nın düşünceleri tüm dünyada büyük ilgi görmekte, Amerika ve Avrupa’da, Mevlevi-Sufist sayısı gün geçtikçe artmaktadır.

İnsan İç Huzurunu ve Toplum

Yaşadığı dönemde Mevlana, insanlara güzel ahlâk sahibi ve örnek insan olmanın tarifini verip, gönülleri eğitirken ahlâk ve ahlâkî değerleri önemseyerek toplumun huzur ve barışı için öncelikle her bireyin kendi iç dünyasında huzur bulmasına, bunun da sevgiye ve güzel ahlâka sahip olmakla gerçekleşeceğine inanmaktaydı.

Şeb-i Arûs Günleri

17 Aralık 1273’de Konya’da vefat eden Mevlana’nın anma törenleri, düğün günü ya da vuslat günü manasına gelen “Şeb-i Arûs“ olarak adlandırılmıştır. Her yıl törene katılmak isteyen insanlar Konya’ya giderler.

Beş önemli manzum ve mensur eser veren Mevlana’nın eserleri arasında en bilineni “Mesnevî”dir. Her ne kadar klâsik Doğu edebiyatının bir şiir tarzı ise de “Mesnevî” denildiği zaman akla “Mevlana’nın Mesnevî”si gelir. Mevlana, Kâtibi Hüsameddin Çelebi’nin belirttiğine göre, Mesnevî beyitlerini Meram’da gezerken, otururken, yürürken hatta sema ederken söyledi.

Eserleri: Mesnevi, Divan-ı Kebir, Fih-i Ma Fih, Mektubat, Mecalis-i Seb’a

“Şeb-i Arûs” gününe özel hazırladığımız Mevlana Celaleddin-i Rumî dosya çalışmamızda Mevlana’ya ait olan “Fîhi Mâ Fîh” kitabını ve oğlu Sultan Veled’in ilk mesnevisi olan “İbtidâ-Nâme”yi inceledik. Haberimizin ikinci bölümünde Mevlana’nın yaşadığı zamanı konu alan Selçuklu dönemini ve Selçuklu devletini anlatan A.C.S. Peacock’un “Selçuklu Devletinin Kuruluşu” ve Sıbt İbnu’l-Cevzi’nin “Mir’atü’z-Zaman Fi Tarihi’l-Ayan’da Selçuklular” kitabını inceledik.

Mevlana’nın Dikkat Çekici Sözleri:

“Allah’tan geldik, Allah’a gidiyoruz. Allah’tan başka kimsede güç ve erk yoktur ki bizi durdursun. Biz, yersizlikten gelip yersizliğe gidiyoruz.”

“Güneş olmak ve altın ışıklar halinde okyanuslara ve çöllere saçılmak isterdim; gece esen ve suçsuzların ahına karışan yüz rüzgârı olmak isterdim…”

“Her şey insana adanmıştır; insan ise kendisine kendi gerçeğini adamıştır.”

“Her günüm Cumadır, hutbem sürekli… Minberim yüceliktir, maksurem insanlık.”

“Geçip gitmiş şeyler için asla üzülme. Olan olmuş, biten bitmiştir, çünkü.”

Biliyor muydunuz?

Dünya edebiyatının önemli yazarlarından Johann Wolfgang von Goethe, Mevlana’nın sözlerinden çok etkilendiğini belirtmiştir.

Hollandalı Rembrandt, Mevlana Celaleddin-i Rumî’nin resmini yapmıştır.

UNESCO, sema dansını korunması gereken dünya kültür mirasları listesine almıştır.

Yazının devamını www.ktpkitabevi.com üzerinden temin ederek okuyabilirsiniz

Devamını oku...

“Mesleğimin Büyük Sevdalısıyım”

Türkiye’de opera sanatı denince akla ilk gelen isimlerden biri olan Hakan Aysev ile müzik kariyerini ve gelecekteki projelerini konuştuk. Aysev, “Sanatçı birçok şeyi becerebilen insanlara denir. Ben sanatçıyım demek için bir şeyleri üretiyor olmanız lazım. Bana göre sanatçı; yaptığı işi çok iyi öğrenmiş ve yeteneğini öğrendiği işiyle harmanlayan duruşuyla ve emeğiyle bunu kitlelere doğru yayabilen insandır.” diyor.

Müziğe nasıl başladınız ve neden opera?

Müziğe başlamamın enteresan bir hikâyesi var. Ben orta bir ve ikide müzikten kalan bir öğrenciydim. Hayalim NBA’de basketbol oynamaktı. Rahmetli annem, 15 yaşındayken konservatuar sınavlarına girmemi istedi. Annemi kırmamak için hiç inanmayarak konservatuar sınavına girdim ve kazandım. O dönemlerde konservatuara girmek çok zordu, 350 kişi içerisinden sadece 9 kişiyi aldılar, bu kişilerinin arasında ben de vardım. Müzik ve sanat öyle bir şey ki bütün vücudunu ele geçiyor ve sevdalanıyorsun. Mesleğimin büyük sevdalısıydım ve okulun en iyisi oldum. Bursla Viyana’ya gittim, Viyana operasına giren ilk Türk oldum. Akademide master yaptım.

Benim için Büyük Bir Şanstı

Peki, Luciano Pavarotti ile tanışma süreciniz nasıl oldu?

21 yaşında Viyana Müzik Akademisinde master yapıyordum. Finlandiyalı şan hocamın eski öğrencisi Luciano Pavarotti’nin asistanı olmuştu. Hocam Pavarotti’nin seni kesinlikle dinlemesi gerekiyor ve tanışmanız lazım demişti. 87-88 yıllarında Türkiye’de hayran olduğunuz bir sanatçının plağını bulmak çok zordu, yurtdışından birini tanıyacaksınız ona ısmarlayacaksınız, bunun içinde bir-iki ay bekleyeceksiniz… Plağını bile bulamadığınız bir adamla karşılaşma imkânı heyecan vericiydi.

 

Dergiyi www.ktpkitabevi.com üzerinden temin edebilirsiniz

Devamını oku...

Edebiyatın Dali’si “Haruki Murakami”

Son zamanların en iyi yazarlarından biri olarak kabul edilen, eserleri 50’den fazla dile çevrilmiş, sahip olduğu ödüllerle de adından söz ettiren Haruki Murakami, Japon ve dünya edebiyatının önemli isimlerinden birisidir. Eserlerinde kullandığı farklı tekniklerle, alışılmamış tarzıyla okuyucuların severek okuduğu, romanlarını merakla beklediği Murakami, Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilerek adından sıkça söz ettirmiştir. Geleneksel yazarlar tarafından oldukça sert eleştirilere maruz kalan yazar, Japonya’nın sınırları aşarak dünyaca ünlü bir yazar haline gelmiştir.

Maç Sonrası Yazı Yazmaya Başlar

Haruki, drama eğitimi alırken eşi Yoko ile tanışır. Batı müziğine ve edebiyatına ilgi duyan yazar, bir süre Tokyo’da eşiyle bir caz kulübü işletmiştir. 29 yaşında ve caz kulübü işlettiği yıllarda bir gün beyzbol maçı izlemeye gittiği stadyumda, içinde aniden roman yazma isteği uyanır ve maç bittiğinde evine gidip hemen yazmaya başlar. Eve giderek yazdığı 1979 yılında yayınlan ilk romanı “Kaze no uta okike”, 1987 yılında “Hear the Wind Sing (Rüzgârın Şarkısını Dinle)” ismiyle İngilizceye çevrilmiştir.

İngilizceye Çeviriyi İstemedi

Haruki Murakami ilk romanını İngilizce yazmaya başladı, sonradan Japonca devam etti. 2013 yılında bir röportajında, “Sadece İngilizce nasıl göründüğünü anlamak için bunu yaptım” diyen yazarın, dünyaca ünlü bir yazar olması hızlı olmadı, çünkü ilk iki kitabının uzun zaman İngilizceye çevrilmesini istemedi. Daha sonra ilk romanı Japonya’da yeni yazarlar için verilen Gunzo Ödülü’nü kazandı.

İlk Realist Roman

“Güzel bir hikâye okurken, durmadan okumaya devam edersiniz, ben de iyi bir hikâyeyi yazmaya başladığımda, durmaksızın yazmaya devam ediyorum.” diyen yazar, ilk romanıyla beraber adından söz ettirecek romanlar yazmaya başlamıştır. Haruki’yi üne kavuşturan 1987 yılında yayımlanan “İmkânsızın Şarkısı” romanı olmuştur.

Gelenekselciler tarafından sert bir dille eleştiren kitap, Japonya’da en çok satan romanlardan biri olmuştur. 16 dile çevrilen eser, yazarın ilk realist romanı olmakla birlikte bir deney romanıdır. Roman için şöyle söylemiştir: “Kendime yüzde 100 realist bir roman yazabileceğimi kanıtlamak istedim. Ve bana sorarsanız bu deney sonrası için oldukça yardımcı oldu.”

Metinler Arası Mesafe

Murakami, romanlarının orijinal hallerini, tekrar okumayı sevmediğini ama İngilizce çevirilerini okumaktan keyif aldığını bir röportajında şu sözlerle belirtmiştir: “Bunu, orijinal metinle arasındaki mesafe sebebiyle, oldukça eğlenceli buluyorum ve çoğu zaman keyifle okumuşumdur.”

Severek okuduğu yazarlardan biri olan F. Scott Fitzgerald’ın “Muhteşem Gatsby” romanı, Haruki’nin 60’lı yaşlarına kadar çevirmeyi hedeflediği bir romandır. Kitabın güncel Japonca çevirilerini beğenmeyen yazar kendine böyle bir hedef koymuştur.

Dergimizi www.ktpkitabevi.com üzerinden temin edebilirsiniz…

Devamını oku...

“Müzik Evrenseldir, Sınır Tanımaz”

Osmanlı saray müziği konusunda önemli çalışmalar yapan akademisyen ve müzisyen Emre Aracı ile Osmanlı dönemindeki opera sanatını ve Doğu-Batı müzik kulağını konuştuk. Aracı, “Tiyatro ona adını veren Halepli Arap, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz’den aldığı maddi destek sayesinde zor ekonomik şartlara rağmen Beyoğlu’nda ayakta kalmayı ve İstanbul’da 1840’lı yıllardan itibaren düzenli olarak opera ve bale sezonlarını sürdürmeyi başarmıştı.” diyor.

Osmanlı saray müziğiyle ilgili önemli araştırmalarınız, yazılarınız ve kitaplarınız var. Araştırmalarınızdan ilginç detayları bizimle paylaşır mısınız?

Osmanlı’nın 19. Yüzyılda yüzünü Avrupa’ya dönmesi ile bu topraklarda ortaya çıkmış olan Batı formlarındaki müzik eserleri üzerinde araştırmalar yapıyorum. 30 seneyi aşkın bir süredir Britanya’da yaşıyorum. Bu alana olan ilgim Londra’nın sahaflarında Osmanlı’yla ilgili Kraliçe Viktorya döneminde İngiltere’de basılmış eski notaları toplamamla başladı. Sonra bu notaları orkestraya bizzat aranje ederek kayıtlar gerçekleştirdim. Bunlar ağırlıklı olarak o devirden kalma marşlar, polkalar ve valsler gibi popüler eserler, bazı insanlar için fazla sanatsal değerleri olmasa da tarihsel anlamda benim ilgimi çok çekti. Sanırım ilk CD albümüm olan “Osmanlı Sarayı’ndan Avrupa Müziği” bütün bu çalışmalarımın niteliğini ve içeriğini tam anlamıyla özetliyor. 1867’de Londra’yı ziyaret eden Sultan Abdülaziz huzurunda 1.600 kişilik bir İngiliz korosunun Crystal Palace’ta Türkçe dilinde fonetik olarak bir kaside seslendirmiş olduklarını ilk olarak okuyunca çok heyecanlanmıştım. Seneler sonra “İstanbul’dan Londra’ya” adlı CD albümümde yer alan bu korolu eserin dünyadaki ilk kaydını Prag’daki Rudolfinum’da gerçekleştirdim.

Farklılıkların Getirdiği Kültürel Zenginlik

İnsanların Osmanlı sanatı ve müziği konusunda yanlış bildiği bir bilgi var mı? Osmanlı ve müzik üzerine araştırmalarınızda en çok hangi noktalara dikkat ediyorsunuz?

Benim amacım aslında yanlışı doğruyu tartışmak değil, bilinmeyenleri ortaya çıkartmak. Global dünyada insanlar daha çok farklılıklarını irdeleyerek birbirlerinden kopuyorlar; oysa ben o farklılıklar içerisinde ki ortak noktaların kesiştiği kültür değerlerinin peşindeyim. Buna bir tür bir başkasının kültüründe insanın kendi kültürünü keşfedebilmesi diyebiliriz. Bu yüzden valsler besteleyen, piyano çalan Sultan Abdülaziz ve Sultan V. Murad gibi Osmanlı padişahlarını bu yönleriyle de daha yakından tanımamız gerektiğine inanıyorum.

Devamını www.ktpkitabevi.com.tr üzerinden temin edebilirsiniz…

Devamını oku...

  1. Yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman zamanında Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın elçisi olarak İstanbul’da bulunan Ogier Ghiselin de Busbecq’in 1581 yılında Antwerp’te yayımlanan “Itinera Constantinopolitanum” başlıklı “Türkiye Mektupları” yazısıyla Avrupalı okur-yazarların Osmanlı Devleti’ne ilgileri artmış ve İslâm medeniyetinden etkilenmişlerdir.

Osmanlı döneminde ilk kez 1524 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın izni ile İstanbul’da Venedik elçisinin evinde müzik, dans ve şarkılı gösteriler yapılmıştır. Daha sonra tahta çıkma, evlenme ve sünnet düğünü gibi önemli sosyal olayları kutlama geleneğinin bir parçası olarak bu tip halka açık gösteriler düzenlenmiştir.

Operaya Benzer Oyun

Operaya benzer şarkılı, danslı ilk temsil 1594 yılında oynanmıştır. 1797 yılında Topkapı Sarayında ise halka kapalı şekilde yapılmıştır. 1828 yılında II. Mahmut tarafından İstanbul’a davet edilen dünyaca ünlü besteci İtalyan Gaetano Dınizetti’nin ağabeyi Giuseppe Donizetti hem besteler yapmış hem de birçok opera, operet ve bale eserlerinin sahnelenmesini sağlamıştır.

Yaşamımın geri kalanını İstanbul’da geçiren Donizetti’ye Sultan Abdülmecit “Paşa” unvanını vermiş ve Donizetti Paşa olarak anılmaya başlanmıştır. Bu dönemde yaygın müzik eğitiminin yanı sıra haremde Batı müziği eşliğinde dans eğitimi de verilmeye başlanmıştır. Tarihimizin sahnelenen ilk operası olarak, Donizetti’nin 1842 yılında temsil edilen “Belisario” adlı operası kabul edilmektedir. Osmanlı bu dönemde birçok devlet adamını Avrupa’daki sanat ve müzik gelişmelerini incelemeleri için yollamıştır.

Osmanlı’da Opera Sanatının Gelişimi

Sultan Abdülmecid’in yaptırdığı saray tiyatrosu 1859 yılında, bugünkü İnönü Stadı’nın olduğu yerde “Dolmabahçe Saray Tiyatrosu” adıyla açılmıştır. Ancak beş yıl sonra yanarak yok olmuştur. İkinci saray tiyatrosu 1889 yılında Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’nda yaptırılmıştır. Arturo Stravolo Bey Abdülhamid’in çok beğenisini kazanmış ve ailenin en büyüğü Salvatore Stravolo ile birlikte uzun yıllar bu operada çalışmıştır.

Opera ve Operet Bestecileri Kimlerdir?

“Operet besteleyen ilk Türk Haydar Bey’dir. Librettosunu ise Ahmed Midhat Efendi yazmıştı. Çuhacıyan’la aynı derecede popüler olabilen ilk Türk operet bestecisi ise Muhlis Sabahaddin Bey’dir. Türkiye’nin Moliére’i, Musahibzade Celal Bey’in muhtelif piyeslerine alaturka musikimizin tanınmış bestekârları tarafından müzik yazmışlardır. 1868 yılında Güllü Agop, Gedik Paşa Tiyatrosu’nda “Télémaque” operasını Türkçe sahneye koymuş, bir yıl sonra aynı yerde Fuzuli’nin “Leyla vü Mecnun”u üzerine Mustafa Fazıl Efendi’nin bestelediği ilk Türk operası sahnelenmiştir.

Derginin devamını www.ktpkitabevi.com.tr üzerinden temin edebilirsiniz

Devamını oku...

Modern Yaşamın Sonucu; “Anksiyete”

“İnsanların zihinsel yükü ile hayattan beklentisi arttı. Beklenti düzeylerinin yükselmesiyle beraber sosyal dayanaklar azaldı. Bunun üzerine de insan yalnızlaştı, yalnızlaştıkça da anksiyete ortaya çıktı. Bu durum modern yaşamın bir sonucudur. İnsanlar kapital sistemin çalışma tarzının bedelini ödüyor.”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile modern çağın popüler hastalığı anksiyeteyi ve insanların mutsuzluklarını konuştuk. Tarhan, Kibir, öz beğenidir. Bencil insanlar bu yüzden mutlu olamıyor. Çünkü insanın psikolojik doğası yalnız yaşamaya göre odaklanmamıştır. İnsan ancak sosyal yapının bir parçası olursa mutlu olabilir. Bu özellikleri nedeniyle insan muhakkak yalnızlığını giderme arayışındadır. Ve kendisine bağlanacak nesneler arar. İnsanın mutlu olabilmesi için kişinin kendisini tanıması gerekiyor. Öz beğeni de şu vardır; kişi kendi kusurlarını görmez. Sadece iyi taraflarını görür ve kendisini çok önemser.” diyor.

İnsanın Günlük Yaşamı

Toplum için anksiyete bozukluğu popüler bir hastalık haline geldi. Bu artışlar neden kaynaklıyor?

Yüz sene önceki insan ile şimdiki insanın günlük yaşamında çok fark var. Yüz sene önceki insanın günlük yaşamını düşünün; komşusunun kızıyla evleniyordu, babasının işini yapıyordu. Ve sakin bir hayatı vardı. Günümüzde gece ve gündüz döngüsü bile değişiyor. Geceler şu anda gündüz gibi… İnsanların zihinsel yükü ile hayattan beklentisi de arttı.

Yağmur Ekti, Fırtına Biçiyor

Beklenti düzeylerinin yükselmesiyle beraber sosyal dayanaklar azaldı. Bunun üzerine de insan yalnızlaştı, yalnızlaştıkça da anksiyete ortaya çıktı. Bu durum modern yaşamın bir sonucudur. İnsanlar kapital sistemin çalışma tarzının bedelini ödüyor. Çünkü kapital sistem ne diyor; rekabetin içerisinde üreteceksin. İnsanlar bunu kendine amaç edindi. Küçük ve sıradan şeylerden mutlu olmayan insanlar oldular. Modernizm bunun için yağmur ekti, şu anda fırtına biçiyor.

Uykuyu Rakip Olarak Görüyor

Peki, insanlar anksiyeteden nasıl kurtulabilir?

İnsanlar, kendini yönetme becerisi kazanmalıdır. Google kendi içerisinde bir laboratuvar kurdu. Adına da “İkna laboratuvar”ı diyorlar. Burada insanları bizi daha çok kullanmaları gerektiğine nasıl ikna ederiz, diye konuşuluyor. Sosyal medya kendisine rakip olarak sadece uykuyu görüyor. Bir insanı uykusuz bıraktığımız derecede başarılıyız, diyorlar. İnsanlar çocuklar gibi yataklarda telefonla oynuyorlar. Bu durum toplumun kaygı seviyesini yükseltti. Çünkü insanların birbirine olan ilgisi azaldı. Kaygının düzelmesini istiyorsak, önce nedenini bilmemiz gerekiyor.

Küçük çocuklarda bile anksiyete görülüyor…

Evet, kaygı bozuklukları iki türlüdür. Birincisi, basit kaygı yani stres dediğimiz. Streste; akut stres ve kronik stres olarak ayrılır. Akut streste, bir şok olayı sonrası yaşadığınız durumdur. Anksiyete vücut bütünlüğümüzün bozulmasına karşı ruh yapımızın verdiği tepkidir. İnsanın bir yerde anksiyetesi varsa psikolojik dinamiklerinde yolunda gitmeyen durumlar vardır. Akut streste de anksiyete hissedebilir ve bunu yönetebilirsiniz. Stres, yok edilmesi gereken bir durum değildir, yönetilmesi gerekir.

Röportajın devamı Kitabın Ortası Dergisi’nin Ekim sayısında okuyabilirsiniz…

Devamını oku...

Betül Mardin; “Çalış, Çalış ve Çalış…”

“Ben ‘Sen yapamazsın!’ cümlesinden hep ders almışımdır ve bu cümle beni tam tersine hırslandırmıştır, benim benzinim budur. 90 yaşındayım hala çoğu konulara ve hayata ilgiliyim. Böyle olunca insan nasıl enerjik olmaz ki?”

Türkiye’de Halkla ilişkiler sisteminin kurucusu ve iletişim duayeni Betül Mardin ile halkla ilişkiler mesleğini ve günümüz insanların iletişim süreçlerini konuştuk. Mardin, “Çocuklarım, kendinize güvenin; gündemin farkında olun; hem ülkemizin hem de uluslararası gündemin… Sanatı muhakkak takip edin, sporu hayatınızdan eksik etmeyin, her zaman gülün ve pozitif olun-düşünün… Her şey ilgi duymak ile başlar. Hepinize gönülden başarılar diliyorum, yollarınız açık olsun evlatlarım…” diyor.

Farklı Diller Arasında Büyüdüm

Türkiye’de Halkla ilişkilerin kurucu ismisiniz, başarı yolcuğunuzu konuşmak isteriz, bizimle neler paylaşabilirsiniz?

4 yaşıma kadar konuşamamışım. Yani de, de, de, b, aba, ba, gibi seslerle kendimi ifade etmeye çalışmışım. Bunun sebebi ailemde çok çeşitli dillerin konuşulmasıymış. Önce Fransızca sonra Türkçe arada bir kaç kelime Arapça konuşarak kararlı adımlarla ilerlemeye devam etmişim. Gel gelelim neden böyle olduğuna; babam önce Arap sonra Mısırlı bir Fransız anneden dolayı hafif Avrupalı. Mardinizâde olan büyükbabadan dolayı ise Türk. Dolayısıyla evde birçok dil kullanılıyordu. Annem İsviçreli dadı ile Almanca, babam Fransızca ama kendi annesiyle de Arapça konuşuyordu. Annem ailedeki diğer bireyler ile de Almanca konuşuyordu. Dolayısıyla ben de dil seçememişim: oui mi? Yes mi? Ja mı? Ayva mı? Hangisi? Nihayetinde evet diyeceğim… Ya hayır diyeceksem? No- la-nein-muşmümkün yani “Mümkün değil.”

Yabancı Dilimi Geliştirdim

Sonrasında koleji bitirdim ve üniversiteye gitmek istedim lakin babam: “Erkek bacağı senin bacağının yanında olamaz, la mümkün!” dedi. Bu söz üzerine başlayamayan üniversite hayatım sona ermiş oldu. O zaman çıldırdım… Babam bana üniversiteye gitme dediği için İngilizcemi ilerletmeye karar verdim. İngilizceden Türkçeye oyunlar tercüme ettim. O sıralarda Türkiye’ye Amerikalı iş adamları çok sık gelmeye başlamıştı, onlarla konuşmalar yapardım.

Kendime Güvenim Geldi

Evvela bir akrabamın ricası üzerine bir gazetede magazine dönük tercümeler yaparak işe başladım. Birkaç ay sonra magazin sayfasının sahibi oldum… Daha sonra başka gazeteler ile de magazin sayfalarında çalışırken kendimi İstanbul Radyosu’nda buldum. Çeviriler, konuşmalar derken bir baktım ki televizyon gelmiş… TRT beni Londra’ya BBC’de eğitime gönderdi. İşte orada kendime güvenim geldi ve güzel şeyler başarabildiğimi fark ettim. BBC eğitiminden sonra Ankara’ya döndüm ve TRT’de ders verdim. Bu yaptıklarımdan sonra belli bir düzeye ulaşmış oldum.

Halkla İlişkiyle Yeniden Doğdum

Ardından önemli bir bankada çalışan arkadaşım “Yeni bir meslek var, ilgimizi çekiyor şuna bir baksana” dedi. Ve kendimi Halkla İlişkilerin içinde buldum… Yani yeniden doğdum…

Bilgi Kaynaklarını Didiklemek

Halkla ilişkiler duayeni olarak iyi bir iletişimin olmazsa olmazları nelerdir?

Bana göre; öncelikle genel kültür bilgisi olacak, insanları tanıyacak, gündemi takip edecek, çoooook çalışacak, çok ilgili olacak, bilgi kaynaklarını didikleyecek, her şeyi takip edecek, kendini sürekli yenileyecek ve geliştirmeye devam edecek… “Yaa bilmiyordum” asla demeyecek! Tabi, bir mesleği bir gelişimi anlatacaksınız, tanıtacaksınız. Onun hakkındaki her şeyi bilmeniz lazım. Değil mi?

Röportajın devamı Kitabın Ortası Dergisi’nin Ekim sayısında okuyabilirsiniz…

Devamını oku...