Sanat İz Bırakmak İçin Yapılır

Nasıl bir ailede büyüdünüz? Sanat, yetiştiğiniz ortamın neresinde duruyordu?

Öğretmen bir anne babanın çocuğuyum. Babamın müzik öğretmeni ve konservatuar piyano bölümünden mezun olması küçük yaştan itibaren müzikle yoğrulmama neden oldu. Ayrıca genlerin de insan yaşamında çok önemli roller oynadığını biliyoruz. Babamın dışında ailede çok sanatçı var. Tiyatrocular, ressamlar, besteciler… Demek ki ben de soya çekim yaşayarak bu yolu seçtim. Çok da iyi yaptığımı düşünüyorum. İnsanın işini severek yapması ruhsal olarak kişiyi çok daha başarılı olmaya itiyor ya da başarısızlıklarını tek başına yüklenmeyi öğretiyor. Özetlersek sanatın her dalı benim yaşam biçimim. Dünyaya bakışım da bu pencereden ve bu estetikten süzülüp geliyor.

Ankara Devlet Konservatuarı’ndan mezunsunuz. Tiyatro eğitimi almaya nasıl karar verdiniz?

Hiç aklımda ve öğretimimde olmayan bir işe kalkıştım. Demek risk alma korkusuzluğum ilk bu sıralarda başladı. Devlet Tiyatrosu sanatçısı halam Muazzez Kurdoğlu “Sende tiyatrocu olabilecek yetiyi, beden dilini, yüz ifadesini görüyorum. Sana bu yolda yürümeni öneririm.” dedi. Zor bir karardı. Çünkü ben o güne kadar tiyatro denilen olguyla hiç uğraşmamıştım. Tiyatroya karşı hiçbir bilgim yoktu. O güne kadar da sadece bir iki oyun seyretmiştim. Ama benim yapımda deneyimli insanları dinlemek, onların söylediklerini sorgulamak gibi bir şey var. Ailede bir sürü yeğen, kuzen vardı. Ayrıca halamın kendi kızı vardı. Peki, halam neden beni seçti?

KO Kitabın Ortası Dergisi Ocak sayısını Turkcell Dergilik uygulamasından keyifle okuyabilirsiniz!

Devamını oku...

Oryantalist Resmin Doğu’lu Fırçası

Oryantalist resimlerine baktığımızda, geleneksel giysileriyle farklı pozlar içinde karşımıza çıkan Osman Hamdi Bey, bazen huşu içinde ellerini kaldıran ya da düşünceli bir şekilde oturan orta yaşlı bir adam hâlindedir. Fotoğraflarında ise çoğu zaman Batılı giysileriyle atölyesinde eserleriyle çevrelenmiş bir şekilde görüntülenen bu ilginç kişiliğin gerçekte kim olduğu sorusuna yanıt niteliğinde, yaşamından ve sanatından farklı ayrıntılarla bir pencere açmaya gayret ettik.

Osman Hamdi Bey’in yaşamı ve 19. yüzyıl kültür-sanat ortamındaki etkinliği üzerine düşünüldüğünde, onun çok yönlü kişiliği en çok dikkat çeken unsurların başında gelir. Bazen bir arkeolog, müzeci, bazen ressam ya da uluslararası bir serginin komiseri, bir tiyatro yazarı, belediye başkanı bazen de Oryantalist bir romanın kahramanı olarak karşımıza çıkar. Osmanlı yenileşme ve Batılılaşma sürecinin başlıca aktörlerinden biri olan Osman Hamdi Bey, Doğu ve Batı arasında bir köprü olma özelliği sanatçının tüm etkinliklerinin ortak paydası olmuştur. Sultan Abdülmecid zamanında Ispartalı yağlıkçılar kâhyası Hacı Mustafa Ağa’nın kızı Fatma Hanım’la evlenen İbrahim Edhem’in ilk çocuğu, 30 Aralık 1842’de dünyaya gelmiştir. Bu çocuk, İsmail Galip, Mustafa ve Halil Edhem’in ağabeyi olacak Osman Hamdi’dir. İlkokul eğitimini Beşiktaş’ta alan Osman Hamdi, 1856 yılında Mekteb-i Maarif-i Adliye adlı hukuk okuluna yazıldı. Ancak aynı dönemde resme olan ilgisi belirmeye başlamıştı. Osman Hamdi, bu dönemde üzerine “Birinci resim defterim” yazdığı bir defterde ilk karakalem çalışmalarını toplayacaktı.

KO Kitabın Ortası Dergisi Ocak sayısını Turkcell Dergilik uygulamasından keyifle okuyabilirsiniz!

Devamını oku...

“Biyografi Genel Tarih İçinde Bir Noktaya Zum Yapmaktır”

Yahya Kemal-Ahmet Haşim kitabınız ve yine Mehmet Akif Ersoy-Tevfik Fikret anlaşamayan iki uçta yer alan isimler.  Kitaplarınızdan hareketle sizin de birincilerden yana bir duruş sergilediğiniz ortada. Özellikle “Fikret” kitabınızdan hareketle sormak istiyorum fikrî açıdan size oldukça uzak olan bir ismi çalışmanızın sebebi nedir? Kitabı kaleme alırken yeterince objektif olamamak endişesi taşıdınız mı?

Biyografisini yazdığım bir şahsiyeti sevmesem bile, duygularımı karıştırmamak için özel bir gayret sarf ederim. Haşim’i de Yahya Kemal’i sevdiğim kadar seviyorum, eminim onlar da ne kadar kavga etseler de birbirlerini seviyor ve takdir ediyorlardı. Fikret’in fikirlerine katılmam ama şair olarak severim. Fikirlerini yanlış bulmam, ona düşman olmamı gerektirmez. Edebiyat tarihimizde bir yeri varsa, yazarım. Bir tarihçinin nasıl hoşlanmadığı hadiseleri yazmaktan kaçınması saçmaysa, biyografi yazarının da sadece sevdikleri yazması o kadar saçmadır. Tevfik Fikret’e gelince… Kitabın önsözünde anlattım. Biyografilerini yazdığım şairlerin yani Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Mehmed Akif ve Florinalı Nazım’ın hayatları onun hayatıyla kesişiyordu. Fikret’le ilgilenmem kaçınılmazdı. Sözün kısası, yazdıklarım birbiriyle o kadar iç içedir, birbirini o kadar tamamlar ki bütün bir devri neredeyse on cilt tutan biyografilerimi okuyarak öğrenebilirsiniz.

KO Kitabın Ortası Dergisi Ocak sayısını Turkcell Dergilik uygulamasından keyifle okuyabilirsiniz!

Devamını oku...

Dünyanın Anlamsızlığına Bir Başkaldırı

20. yüzyılda Fransa’ya ve dünya düşünce hayatına damgasını vurmuş sayılı birkaç aydından biri olan Cezayir asıllı Albert Camus, kendini bu dünyaya hep biraz yabancı hissetmiş ama yine de yaşamak ve mutluluk için çabalamak gerektiğini öne sürmüştür.

Albert Camus, yoksul bir baba ve okuma yazma bilmeyen, kısmen işitme engeli olan bir annenin çocuğu olarak 7 Kasım 1913 tarihinde Cezayir’de dünyaya geldi. Yoksul bir işçi olan babası Camus’nun doğumundan hemen sonra I. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybetti. İspanyol asıllı annesi temizlikçilik yaparak Albert ve kardeşi Lucien’in geçimini sağlıyordu. O dönem Camus ailesi, büyükanne ve felçli bir dayı ile birlikte küçük bir evde yaşamlarını sürdürüyordu. Yazar, bu yıllarda yaşadığı ortamı daha sonra denemelerinden oluşan “Tersi ve Yüzü” isimli ilk kitabında anlatır.

“Mutluluk bir insanın kendisi ile yaşadığı hayat arasındaki basit uyumdan öte ne olabilir ki?”

 

KO Kitabın Ortası Dergisi Ocak sayısını Turkcell Dergilik uygulamasından keyifle okuyabilirsiniz!

Devamını oku...

Ayla Algan: “Tiyatro, Ucuza Gelen Psikiyatridir.”

Nasıl bir ailede büyüdünüz? Sanat, yetiştiğiniz ortamın neresinde duruyordu?

Bizim zamanımızda İstanbul’da biz Türkler azınlıktık. Tabii bir savaş geçirmiştik. Gayrimüslimlerin çoğunun parası İsviçre bankalarındaydı dolayısıyla, onlar o savaş döneminin zorluklarını çekmediler. Çok küçük olmama rağmen Cumhuriyetin kurulduğu dönemleri hatırlıyorum da, biz o ekmek kuyruklarını, parasızlığı, eksikliği çekmek zorunda kaldık. Ancak buna rağmen hiç kimsenin bu konuda bir şikâyeti yoktu. Bir tek ben küçük olduğum için annem herkesin payına düşen yemekten biraz daha fazla ayırırdı bana. Bende kendimi suçlu hissederdim, başkası yemek istiyorsa yesin derdim. Ailem Girit göçmeniydi evde yarı Türkçe yarı Giritçe konuşulurdu ama herkes Müslümandı.  Çocukluğumu anlatmıyorum sana, içimdeki çocuğu anlatıyorum.

Annem çalışan bir kadındı, Mimar Sinan Üniversitesi resim bölümünü bitirdi. Sadece resim değil çok güzel heykeller de yapardı. Dayım keman çalardı, teyzem piyano çalardı. Bizim evimizde de dedem piyano çalardı, bende piyano ve bale dersi alırdım. Onlar çalar ben dilerdim ama bir süre sonra bende çalmaya başladım. Evimiz âdeta bir sanat okulu gibiydi. Annem de sanki beni çocukluk yıllarımdan tiyatroya hazırlar gibiydi ama benim tiyatroda hiç gözüm yoktu. Şarkı söylemek, dans etmek daha çok ilgimi çekiyordu. Ben evlendikten sonra eşim sayesinde tiyatroyla ilgilenmeye başladım.

Devamını oku...

Mevlânâ’nın Güneşi, Ayı ve Yıldızı

Hz. Mevlânâ’nın hayatını ele alırken onu, üç ayrı dönem üzerinden incelemek ve değerlendirmek mümkündür. İlki doğumundan 24 yaşına gelinceye kadar ki dönemdir. Bu dönemde Mevlânâ, babasının himayesinde bir tarik üzerine çekirdekten yetişmiştir. Bu dönemin nihayete ermesi babasının vefatı ile olur. İkinci dönem babasının talebesi Seyyid Burhâneddin Muhakkık-ı Tirmizî’ye intisap ettiği dönemdir. “Seyyid-i Sırdan” olarak anılan Seyyid Burhâneddin’e mürid olup dokuz yıl hizmetinde kalmıştır. Bu geçen dokuz yılın ardından Mevlânâ ve Seyyid Burhâneddin’in mana âleminde gönülleri birleşmiş; sözde, özde ve sırda bir olmuşlardır. Bu dönemin son bulması Seyyid Burhâneddin’in bu dünyadan göçmesi ve Mevlânâ’nın yeniden tek başına kalması ile son bulur. Üçüncü dönem ise onun Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmasıyla başlayan ve vefatına kadar geçen süredir.

Devamını oku...

Boynuz Kulağı Geçmezse Sanat Ölür!

İnsanın yaşadığı bölge onun estetik/sanat anlayışını etkiler mi? Etkilerse ne gibi etkileri olur ve bu sanatına ne şekilde yansır?

Bulunduğunuz her coğrafyanın kendine has bir kültürü vardır. Her şeyden önce kendine has bir dili ve edebiyatı vardır. Ben edebiyata çok önem veriyorum ve bulunduğum coğrafyanın edebiyatından çok etkileniyorum. Mesela, İran bir hayal ülkesidir, insanlık tarihine en çok şair vermiş ülkedir. Dil bakımından inanılmaz zengindir. Farsça dili birçok dilden etkilenmiş olsa da inanılmaz bir zenginliğe sahiptir. Dolayısıyla o zenginliğin sağlamış olduğu imkânlarla hayal dünyanızı da istediğiniz gibi yansıtmanız mümkün oluyor. Edebiyat aynı zamanda soyut bir sanat biçimidir.

O nedenle bu soyut atmosferin içerisinde siz hayal dünyanızı çok daha fazla zenginleştirebilirsiniz. Evlerimizde illa ki Mevlana, Sadi-i Şirazi, Baba Tahir-i Uryan vardı. Bunların her biri farklı dönemlerden çok kıymetli şairler. Biri Safavi döneminde yaşamış biri Zendiye döneminde biri Selçuklu döneminde yaşamış biri Moğolları yaşamış… Dolayısıyla onların eserlerini okuduğumuzda hem o dönemlerin atmosferlerini hissedebiliyoruz hem de onların aşklarına, hüzünlerine ve hayal güçlerine şahitlik edebiliyoruz. Hepsinin de etkisinde kalıyoruz.

Örneğin şuan Türkiye’de yaşıyorum ve buradan buranın sanat anlayışından, edebiyatından etkilenmiş oluyorum. Yunus Emre’den tutun Mevlana’ya günümüz şairlerinden Atilla İlhan’a, Nazım Hikmet’ten Mehmet Akif Ersoy’a… Dolayısıyla da bunların hepsi ağır ve ciddi temeller üzerine kurulmuş bir kültürün meyveleridir. Bunlarla yaşadığınız takdirde illa ki size bir şeyler katıyordur. Kattıklarını da siz eserlerinize yansıtmış oluyorsunuz. Bu durum benim çok hoşuma gidiyor. Yaşadığım, bulunduğum ülkelerinden kültürlerinden beslenir, gelenek ve göreneklerinden etkilenirim. Ayrıca bu kötü bir şey değil bilakis çok önemli değerli bir şeydir.

Devamını oku...

Ahmet Mithat Efendi’nin Edebiyat Algısı

Bir Tanzimat dönemi yazarı olarak Ahmet Mithat Efendi, edebiyat teorisi, edebiyat tarihi ve eleştirisi ile ilgili bağımsız bir kitap yayınlamasa da edebî eserlerinde ve gazete yazılarında bu konuda önemli açıklamalarda bulunmuştur. Yazarın edebiyat teorisine ait görüşlerini; edebiyat, roman, tiyatro ve şiir olmak üzere dört başlık altında topladığımızda onun edebiyat konusunda Şinasi, Namık Kemal gibi çağdaşlarıyla benzerlik gösterdiğini görürüz. Edebiyatın halkın eğitimine öncelik vermesi ve toplumun ahlakına, milli değerlerine hizmet etmesi gerektiğini vurgulayan Ahmet Mithat Efendi, tüm bunların anlaşılır ve sade bir dille yapılmasını şart koşmuştur. Ahmet Mithat Efendi için edebiyat muhakkak hikmetten istifade etmelidir.

Devamını oku...

Sözü Söylenmiş Olmaktan Kurtarmak Lazım!

Bağımlılık nedir? Neden bir maddenin, eşyanın vb. bağımlısı oluruz?
İnsanın bağlanma ihtiyacı vardır. Bağımlılıklar söz konusu olduğunda tıbbi gerekçeleri vareste tutarsak bağlanma ihtiyacı karşılanmadığında ya da sağlıksız bir şekilde karşılandığında bunlar bağımlılığa dönüşebiliyor. Yani fıtrî bir ihtiyaç fıtrat dışı karşılandığında hastalık olarak karşımıza çıkıyor. Bu sadece bağımlılıklar için geçerli değildir yaşadığımız birçok problemin temelinde bu sorun vardır. İnsan fıtratının, tabiatının, doğasının sözünü dinlemez, kulak vermezse, fıtratının söylediği şeyleri fıtratının uygun gördüğü şekilde karşılamazsa o zaman türlü türlü hastalıklara düçâr olabiliyor. Bağımlılıklara da bu anlamda baktığımızda bağlanma ihtiyacının sağlıklı bir şekilde ve doğru yollarla karşılanması durumu söz konusudur. Ancak şunu da belirtmek gerekir; bunlar bağımlılıkları 2×2=4 eder gibi şeklinde açıklayacak sebepler değildir. Bağımlılık riskini arttırır ama yüzde yüz sebebi olmayabilir. 1970’li yıllarda bağımlılıklarla ilgili Dünya Sağlık Örgütü teyakkuza geçti. Özellikle 60’lardaki Hippi hareketlerinden sonra uyuşturucu bağımlılığı yaygınlaşınca bu konuyu birinci gündem olarak çalışmaya karar verdiler. Bağımlılıkları birinci gündeme almak demek: Programları geliştirmek, bu alandaki uzman sayısını artırmak, hastane sayısını artırmaktır. Peki, bunlar problemlerin azalmasına sebep oldu mu? Hayır, büyük oranda bir değişiklik oluşturmadı. Çünkü bağımlılıklar zaman içerisinde şekil değiştiriyor. Aynı zamanda da hayatımızda daha görünür olmaya daha fazla bedel ödetmeye, daha fazla insanın canını yakmaya başladı. Bunun tek bir sebebi yok ancak önemli bir sebebinin son yirmi, otuz yıldır dünyanın çok hızlı bir şekilde değiştiği bu değişimle birlikte küreselleşmenin beraberinde getirdiği kapitalizm ve tek tipleşme olduğunu söyleyebiliriz…

KO Kitabın Ortası Dergisi Kasım sayısını Turkcell Dergilik uygulamasından keyifle okuyabilirsiniz!

Devamını oku...

Yersizliğe Yurtsuzluğa Mahkûm Edilme…

Sürgünlüğün, farklı yaklaşımlarla farklı duygular barındırdığı ifade edilse de; tek ortak nokta mecbur bırakılma durumudur. Bu mecbur bırakılma, bu yoksunluk hâli, farklı noktalardan bireyleri etkiler. Julio Cortazar, her sürgün olayı bir şoktur diyor. “Bir travma getirir beraberinde!” Çünkü sürgün edilenler bir ayrıştırmaya maruz bırakılırlar. Beslendikleri toplumdan soyutlanmışlardır. Yersizliğin, yurtsuzluğun merkezinde, başka topraklarda özgürlükmüş gibi sunulan sonu gelmeyen bir hapistir sürgün. Köksüzlüğe, kimliksizliğe bürünmektir. Edward Said’in sürgün tanımı ise şöyledir:

“Sürgün, bir insanla doğup büyüdüğü yer arasında, benlik ile benliğin gerçek yuvası arasında zorla açılmış olan onulmaz gediktir: Özündeki kaderin üstesinden gelmek mümkün değildir… Sürgünde elde edilen kazanımlar sonsuza dek arkada bırakılmış bir şeyin kaybedilmesiyle sürekli olarak baltalanır.”

KO Kitabın Ortası Dergisi Kasım sayısını Turkcell Dergilik uygulamasından keyifle okuyabilirsiniz!

Devamını oku...