Uzay Yolculuğuna Çıkmaya Hazır mısınız?

Dünyadakine benzer kayalık bileşenlere sahip gezegenleri belirtir. Dünya, Venüs ve Mars’ın elverişli atmosferleri vardır, fakat Merkür’ün atmosferi oldukça incedir. Yazara göre bu gezegenler çoğunlukla, sıvı metalik hidrojen ve biraz helyumdan oluşmuş iri kürelerin derinliklerine gömülü, küçük kayalık çekirdeklerden oluşurlar ve bulutlu atmosferlerle kaplıdırlar.

“Bütün güneş sistemi, donmuş buz ve kaya parçalarından oluşmuş Oort Bulutu adı verilen bir kabuk ile çevrilidir. Güneş sistemi ile en yakın yıldız arasındaki mesafenin yaklaşık dörtte birini kaplar. Hem Kuiper Kuşağı hem de Oort Bulutu gördüğümüz çoğu kuyrukluyıldızın kaynağıdır. Neredeyse büyün ana gezegenlerin, bazı cüce gezegenlerin ve bazı asteroitlerin doğal uyduları vardır. Bizim en aşina olduğumuz uydu dünyanın uydusu olan Ay’dır. Ay’ın yüzeyi insanların dünya haricinde ayak bastığı tek gezegendir. Mars’ın Phobos ve Deimos adında iki uydusu varken Merkür ve Venüs’ün hiç uydusu yoktur.”

Güneş Sisteminin Gezegenleri

Kitaba göre güneş sistemindeki bütün gezegenler yörünge denen bir yolu takip ederek güneşin etrafında seyahat ederler. Kepler Kanunları bu yolların özelliklerini tanımlamıştır. Bu kanunlara göre yollar elips biçimindedir. Güneş de elipsin iki odak noktasından birinde bulunur. Nesne ne kadar uzak bir yörüngedeyse güneşin etrafında dolaşması o kadar uzun zaman alır. Güneş ile nesne arasına bir çizgi çekilirse, Kepler Kanunları’na göre bu çizgi, nesne güneşin etrafında dönerken eşit zaman aralıklarında, eşit alanları tarar.

Yunan Gökyüzü Gözlemcileri

İlk Yunan gökyüzü gözlemcileri, gökyüzünde gezinen yıldıza benzer cisimlerden bahsederken “gezgin” kelimesini kullanırlardı. Bugün gezegen kelimesini, Plüton hariç güneş sisteminin sekiz gökcismi için kullanmaktayız. Gezegen bilimciler 2005 yılında Plüton’dan daha büyük olan Eris’i bulduklarında gezegen kelimesinin önemli olduğunu belirtmişlerdir. Bu durumda evrenin gizemini anlamak için önem taşımaktadır.

Kitaba göre gezegenleri şekillendiren güçler:

Volkanizma, volkanlar mineral zengini lavlar püskürttüğünde oluşur. Bu durum bizim gezegenimizde, Venüs’te ve Jüpiter’iin uydusu Io’da gerçekleşmektedir. Geçmişte Merkür ve Mars’ta da meydana gelmiştir.

Buzul volkanizması, buzlu maddenin yüzeyin altından fışkırdığı yerlerde olur; çoğunlukla dış güneş sisteminin donmuş uydularında meydana gelir.

Tektonizma, alttan gelen ısıyla bir gezegen ya da uydunun yüzey katmanlarını büker. Dünyadaki tektonizma, gezegenimizin yer kabuğunun altındaki kayaç levhalarının hareketlerinden kaynaklanır.

Aşınma ve erezyon yüzeyleri değişime uğratır. Dünyada rüzgârın taşıdığı kumlar yüzey şekillerini biçimlendirir ve akan sular yüzeyleri aşındırır. Bu durum aynı zamanda, rüzgârların tozlarını ve kumları yüzey boyunca savurduğu Mars’ta meydana gelir.

Yazara göre küresel kümler, evrendeki en yaşlı yıldız topluluklarıdır. Galaksinin tarihi kadar eski bir dönemde oluşmuşlardır. Yıldız yağmuru bölgelerinde özellikle de galaksilerin birbirleriyle çarpışıp etkileşime girdikleri yerlerde pek çok küresel küme bulunur. Bizim galaksimizde yaklaşık 100 tane küresel küme mevcuttur. Bu kümenin yıldızları çok yaşlı ve metal açıdan da fakirdir. Bu da onların evren hâlâ oldukça gençken oluştukları ve doğum bulutlarında birkaç tane ağır elementin var olduğunu gösterir.

Biliyor muydunuz?

Yedi Kız Kardeş

Ülker (Pleiades) astronomi standartlarınca epey genç yıldızlara sahip, 100 milyon yıl önce oluşmuş yıldız kümesidir. Binden fazla yıldızı kapsar ve bunların çoğu kırk üç ışık yılı uzaklıktaki bir alanda kümelenmişlerdir. Dünyadan çıplak gözle yedi parlak yıldızı görebiliriz. Teleskopla bakınca bunların etrafında, kümenin içinde geçmekte olduğu mavimsi bir gaz ve toz bulutlarıyla çevrili olduğunu görebilirsiniz. Kümedeki yıldızlar, Orion’un ayağının yakınındaki bir bölgeye doğru galaksi boyunca hareket ederken, kütle çekiminin etkisiyle yaklaşık 250 milyon yıl daha bir arada kalacaktır. Hareket ettikçe birbirlerinden uzaklaşmaya başlayacaklar.

Kitap: Evren 101 

Devamını oku...

Bu Ağaçların Bir Derdi Var mı?

20. Yüzyılın en önemli şairleri arasında yer alan Hermann Hesse, 2 Temmuz 1877 yılında Almanya’da dünyaya geldi. İlk şiirini 25 yaşında yazan Hesse, 1904 yılında serbest yazarlığa başlayarak; roman, öykü, deneme, şiir ve kültür alanındaki yazılarıyla tüm dünyada milyonlarca okur kitlesine ulaşmayı başarmıştır. Eserlerinde ise insanın kendisi olma, kendini tanıtma ve bireyin toplumdaki rolünü ele alan konular üzerinde yoğunlaştırmıştır.

İnsanlık için Gönüllü Oldu

“Bozkırkurdu”, “Siddharta”, “Peter Camenzind”, “Demian”, “Narziss ve Goldmund”, “Çarklar Arasında ve Boncuk Oyunu” romanları yazarın en tanınan edebi eserleri arasında yer alır. Yapıtlarında, bireylerin öz benliğine kavuşmasını konu alır. Ayrıca, eserlerinde Doğu kültüründen birçok özelliğini işlemiştir. Birinci Dünya Savaşı başladığında Alman Hükümeti’ne savaşmak için gönüllü olduğunu bildiren Hesse, sağlık sorunları nedeniyle savaşa katılmamıştır. Ancak savaş tutsaklarının bakımı için hizmet vermeye başlamıştır. Yazar bu yüzden bir dönem Almanya tarafından sevilmemiştir.

Kitap içerisinde sizler için seçtiğimiz ağaç hikâyeleri:

Ağaçlar:

Ağaçlar hep en etkileyici vaizler olmuştur benim için. Ormanlar ve korularda halklar ve aileler halinde yaşayan ağaçlara hayranım ben. Tek başına duran ağaçlara daha da hayranım. Yalnız insanlar gibidir onlar. Şu ya da bu zaaftan ötürü sıvışıp giden münzeviler gibi değil, yalnızlaşmış büyük insanlar gibi, Beethoven ve Nietzsche gibidirler. Tepelerinde uğuldar dünya, kökleri sonsuzluğa uzanır ama sonsuzlukta kaybolup gitmez, var güçleriyle tek bir şey için onlara özgü büyüyüp serpilmek, varlıklarını ortaya koymak için çabalarlar. Hiçbir şey daha mükemmel değildir güzel, güçlü bir ağaçtan.

Bir ağaç kesildiğinde ve çıplak, ölümcül yarasını güneşe gösterdiğinde, gövdesinden geriye kalan o ak kütüğünden, o mezar taşından tüm tarihi okunabilir. Yaş halkaları ve yumrularında birebir yazılıdır tüm mücadeleler, tüm acılar, tüm hastalıklar, tüm mutluluk ve serpilişler, kurak yıllar, bereketli yıllar, savuşturulmuş saldırılar, atlatılmış fırtınalar.”

Kestane Ağaçları

Bir süre yaşadığımız her yer, ancak orayla vedalaştıktan epey sonra belleğimizde biçim kazanır ve hiç değişmeyen bir imgeye dönüşür. Orada bulunduğumuz ve gözümüzün önünde olduğu sürece, tesadüfi ya da kalıcı şeylere hemen hemen aynı önemi atfederiz, gereksiz ayrıntılar ancak çok sonra silinir gider. Belleğimizde sadece hatırlamaya değer olanlar kalır; öyle olmasaydı, hayatımızın tek bir yılını bile korkmadan, gözümüz kararmadan bakamazdık!

Bir yerin biz de kalan imgesinde neler neler vardır; su, kaya, çatılar ve meydanlar ama benim için özellikle de ağaçlar. Bizatihi güzel ve sevilesidir onlar kendini binalarda ifade eden insanın karşısına doğanın masumiyetini koymakla kalmaz, toprağın türü, iklim ve hava, ayrıca insanın anlamı üzerinde de çok şey söylerler. Şimdi yaşadığım köyün daha sonra hafızamda nasıl yer edeceğini bilmiyorum. Fakat hiçbir ağacın, çalının yetişmediği bir şehri ya da doğayı zihnimde tam olarak canlandıramadığım gibi o tür yerler ben de hep bir karaktersizlik izlenimi uyandırır.”

Kitap: Ağaçlar-Hermann Hesse

Devamını oku...

“Sanat Duyguları Yansıtıp Paylaşmaktır”

Hem gezgin hem yazar hem de müzehhip olan F. Hande Topbaş ile tezhip sanatı, gezileri ve kitapları üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Topbaş, “İbn Battuta, Evliya Çelebi, Marco Polo gibi gezginlere hayrandım ama Da Vinci’nin hayatına baktığımda o da bir gezgindi, Mimar Sinan’da.  Tezhip sanatı bana detayları görmeyi öğretti bu yazarlığımı beslerken hayal gücüm desenleri farklı yorumlamama, sınırlar içine özgür çizgiler eklememe yardımcı oluyordu. Ayrıca çocukluğumdan beri farklı ülkeleri gezme isteği vardı içimde. İnsanların hikâyelerini dinlemek, görmediğim hayvanlara dokunmak, farklı lezzetler, kokular tatmak, buzlu veya ölü sularda yüzmek. Sonuçta gezgin tarafım yazarlığı ortaya çıkardı, besledi ve iki esere dönüştürdü.” diyor.

İlk önce yazar yönünüzü konuşmak isteriz. Yazı yazmaya ne zaman başladınız? İlk yazdığınız yazıyı hatırlıyor musunuz?

Edebiyatın içine girmeden, sırlarını keşfetmeden önce karşılaştırmalı tarih seminerlerini kaçırmayan bir sanatkâr, efsaneleri ve masalları dinlemekten bıkmayan bir gezgindim. Sanatla ilgili yazmam istendiğinde hattat padişahları, konuşan mezar taşlarını, kuş evlerini kaleme aldım. Oysa edebiyat farklıydı. Örtmek, kapamak, saklamaktı. Okurun zihnine gizlice girip oradakinin kendisi olduğuna inanmasını sağlamak ve bir örgü oluşturmaktı. İlk yazılarım Genç Dergisi’nde yayınlandı. Birkaç sanat yazısından sonra devamı gelmez zannediyordum fakat benden gezi yazıları yazmamı istedikleri gün edebiyata bakış açım değişti. Bir şey yapıyorsam bunu hakkıyla yapmam gerekiyordu.

Çok çalıştım ve hâlâ çalışmaya devam ediyorum. Bu konuda bana en büyük desteği veren, edebiyat yolunda doğru kalemler yetiştirmek için çalışan Hocam Ali Ural ve onun yazarlık atölyesi oldu. Tavsiye ettiği filmler hakkında konuşup, okuduğumuz kitapları önce onun penceresinden dinliyor sonra kendi süzgecimizden geçiriyoruz. Yazdıklarımızı bazen bir ejderha gibi yakıp yıkarak eleştiriyor ama bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan kitaplar da kayda değer ödüller alıyor. Şule Yayınlarından çıkan pek çok eserin yanı sıra “Bir Şehir Durduğunda” kitabım gezi edebiyatı dalında “2017 Eskader Ödülü”ne layık görüldü.

Şehirlerin İçine Dokunak

“Kuş Uçar Kervan Geçer” kitabınızın yazım süreci nasıl başladı? Okurları neler bekliyor?   

“Kuş Uçar Kervan Geçer” bir gezginin hayallerinden doğdu. Bu kitaba sadece gezi kitabı dersem haksızlık etmiş olurum. Şehirlere dokunmak istedim. Kokusunu duymak, tarihine sızmak… İnsanlarıyla muhabbet edip, denizin, nehrin tadına bakmak, gözüm kapalı, yağmura aldırmadan bir şehrin sesini dinlemek… Yıllardır Karabatak ve Genç dergileri için gezi yazıları kaleme alıyordum. Teklif Şule Yayınlarından geldiğinde önce ürktüm çünkü benim yazılarım bir güzergâhı anlatırken yedim, içtim, gördüm diye tavsiyeler vermiyor, şehrin geçmişini günümüze bağlarken efsanelerin, masalların içinden geçiyordu. Bir sarayı sayfalarca anlatmıyordum beni en etkileyen yönünü söyleyip merak uyandırıyordum. Bir şehrin hikayesini kimi zaman tutkulu bir yazar kimi zaman taşlaşmış bir samuray anlattı. Sayfalarca araştırmadan sadece bir damla akıttım satırlara ne tahta biletin sırrını açıkladım ne de Hindistan’a neden âşık olduğumu.

Sınırlar İçerisinde Özgür Çizgiler

Hem gezgin hem yazar hem de sanatçısınız… Bu kadar çok yönlü olmanızın hayatınıza katkıları nelerdir? Farklı ülkeleri, kültürleri ve insanları tanımanın yazar ve sanatçı yönüne bir katkısı oluyor mu?

İbn Battuta, Evliya Çelebi, Marco Polo gibi gezginlere hayrandım ama Da Vinci’nin hayatına baktığımda oda bir gezgindi, Mimar Sinan’da. Tezhip sanatı bana detayları görmeyi öğretti bu yazarlığımı beslerken hayal gücüm desenleri farklı yorumlamama, sınırlar içine özgür çizgiler eklememe yardımcı oluyordu.

Ayrıca çocukluğumdan beri farklı ülkeleri gezme isteği vardı içimde. İnsanların hikâyelerini dinlemek, görmediğim hayvanlara dokunmak, farklı lezzetler, kokular tatmak, buzlu veya ölü sularda yüzmek. Sonuçta gezgin tarafım yazarlığı ortaya çıkardı, besledi ve iki esere dönüştürdü.

Röportajın devamını Turkcell Dergilik uygulamasından veya www.ktpkitabevi.com üzerinden temin ederek okuyabilirsiniz

Devamını oku...

“Tiyatro Hayat Biçimimdir”

Usta tiyatro oyuncusu Hakan Altıner ile sanat geçmişini ve projelerini konuştuk. Altıner, “Oyuncu olmak isteyen gençlere benim temelde söylediğim şey şudur: Eğitimini alsınlar, çalışsınlar ama bu işe heveslenmişlerse çok fazla oyun seyretsinler. İmkânlar artık çoğaldı. Stüdyo tiyatroların çoğalmasıyla bir gecede yüz tane oyun perde açıyor. Dolayısıyla tiyatroyu seyirci olarak severek izleyerek takip etsinler ve takibini sağlasınlar. Bu işin eğitimi için doğru bir kanal seçsinler. Tiyatroyu bir hayat biçimi olarak kabul etmeyi baştan göze alsınlar. Bunun için çok romantik konuşmak istiyorum. Özel hayatın temposu içerisinde tiyatro birinci derecede yer almak durumdadır. Bu da tiyatroyu çok sevmekle başlıyor. Önce bunu bir düşünsünler.” diyor

Bu Oyun Tiyatromuzun Uğuru

Moliere’in 17. Yüzyılda kaleme aldığı “Kibarlık Budalası” oyununu yönetiyorsunuz. 577. kez oyununu oynacak. Bu kadar büyük bir oyunu yönetmek nasıl bir duygu ve oyun hakkında bilgiler almak isteriz?

Büyük oyunun kapsamında oyunu neyle büyük kılacağınız çok önemlidir. Oyunu büyük kılan sadece kadrosu mudur yoksa içinde oynanan oyun mudur… Bunun çeşitli öğeleri var. Kalabalık oyunların kadrolarını çok yönettim. Şehir tiyatrosundan Çalıkuşu’nu müzikal olarak sahneye koymuştum. 123 sözlü rol, 40 dansçı, 71 orkestra vardı. Oyunu elimizdeki mikrofonla yönetiyorduk. Kibarlık Budalası’nın en önemli özelliği tabii ki ilk olarak Haldun Dormen’dir. Haldun Dormen, Dormen tiyatrosunu ikinci kez kapattıktan sonra yedi sene yönetmenlik yapmış ama sahneye çıkmamıştır. Bir gün bana telefon ederek; “Hakancığım Profilo’da bir öğlen yemeği yiyelim” dedi. elinde bir dosyayla geldi. “Ben yedi yıldır sahneye çıkmıyorum. Şöyle bir rüya görmeye başladım. Sahneye çıkıyorum ve hiçbir şey hatırlamıyorum. Salon bomboş… Kâbus görmeye başlıyorsam artık benim sahneye çıkmam lazım. Özel tiyatrolar içerisinde bir tek senin tiyatronda çıkmak istiyorum, eğer kabul edersen.” dedi. Hayatımın mucizesiydi. “Onur duyarım, hoş geldiniz” dedim. Daha sonra oyun arayışına girdik. 31 Aralık günü Haldun Abi Prag’dayken onu aradım. “Moliere oynamak ister misiniz” dedim. “Evet” dedi. 5 Ocak’ta “Kibarlık Budalısı” için çalışmaya başladık. Haldun Dormen sekiz sene sonra sahnelere dönüyor diye Lütfi Kırdar’da iki oyun için yer tuttuk. Kirası çok yüksekti. Bunu gelip Haldun Dormen’e söylediğimde “Bu bir mesleki intihar bunu yapmayacaktın. Kaç bilet satmayı umuyorsun.” dedi. Ben 3 bin dedim. “300 tane satarsan Prag’da sana öğlen yemeği ısmarlayacağım.” dedi. Ve biz 2850 adet bilet sattık. Haldun abiyle hâlâ konuşuyoruz, bana bir yemek borcunuz var diye… Ondan sonra Kibarlık Budalası bizim tiyatromuzun uğuru oldu. 10 yıldan beri soluksuz olarak oynuyoruz.

Zihin Tiyatromuzda Oynayacak

Haldun Dormen “Yıldızlı Haldun” oyununu kitaplaştırdı. Fakat bu eserin mimarı sizsiniz. Hikâyesini dinlemek isteriz. Neler söylemek istersiniz?

Bundan 5-6 yıl önce bir vakıf Yıldız Kenter ile Haldun Dormen’e ödül veriyordu. Haldun Dormen’de o gece “Yıldız’la 6 sene komşu olduk. Bir oyunda karşılıklı oynamak nasip olmadı içimde uktedir.” dedi. İki gün sonra Haldun Abiye, “Sizi Yıldız Hocayla bir araya getirelim eski oyunlarınızdan parçalar koyalım ama buna bir konu bulun ve metni siz yazın.” dedim. Çok mutlu oldu ve Yıldız’la Haldun diye bir oyun yazdı. Çok güzel bir oyundu şimdi yayınlandı çok şükür. 11 kişilik kadro yaptık. Okuma provalarına başladığımız zaman Yıldız Hocanın ablası Bodrum’da rahatsızlandı. Orada kalması gerektiği için metni alıp yanına gittim beraber çalıştık. Yaz boyunca hastaneye gidip geliyordu, büyük bir depresyon başladı. Hiç unutmuyorum, Eylül 17 için Karşıyaka Bostanlı’daki açık hava tiyatrosunu tutmuştuk. Daha sonra Yıldız Hocanın kızı Leyla benimle yaşıttır ve arkadaşımdır. Bunu doğru bulmamış bir avukat hanım beni aradı: “Ben Leyla Kenter’in avukatıyım, siz Yıldız Hanım’ın rahatsızlığına rağmen anladığım kadarıyla bir istismara yol açıyorsunuz…” dedi. Hiç uğraşmayın, hocanın sağlığı bizim için çok önemlidir ve bu oyundan vazgeçiyoruz, dedim. Daha sonra şimdi oynamayan oyun, okunarak zihin tiyatromuzda oynanmaya devam edecek.

Sinema, tiyatro ve televizyonda oynuyorsunuz… Hangisi sizin için daha özel?

Tiyatro, tiyatro, tiyatro… Tiyatro bu işin anasıdır. Seyircinin nefesini duyarak oynamanın tadı bambaşka… Sinemada ise çok az çalıştım fakat güzel iki iş yaptık.

Dizi sektörünü de konuşmak isterim. Güçlü kadrolu diziler birkaç hafta sonra final yapıyor. Diziler neden bitiyor, bu konuda yorumunuz ne olacaktır?

Çok farklı dinamikler var. Bir tanesi şu anda televizyonların dünyada olduğu gibi parasız izlenmesidir. Dolayısıyla reklam verenler, kendi müşterilerin arı etkisi altındadırlar. Onlar yön veriyor ve vermeye devam ettikçe çok hayal kırıklıkları oluyor. Genç meslektaşlarıma üzülüyorum. Çünkü onlar umut bağlıyorlar. Dizilerin çok yıpratıcı ve yorucu oluşunun bir sebebi de uzun talep edilmesidir. Her hafta bir sinema filmi çekiliyor. Dünyada böyle bir şey yok. Kanallar şimdi bir reyting sınırı getirdi. Eskiden ilk 13 bölüm diye bir laf vardı, her halükârda dizi 13 bölüm yayınlanırdı. Şimdi belli bir reyting skalası koyuyorlar. Dizi bunun üzerine çıkmazsa ikinci bölümde çöpe gidiyor. Çok emek böylece çöpe gidiyor…

Bedenini ve Sesini Kullanmalı

Peki, dizilerdeki oyunculukları nasıl buluyorsunuz?

Oyunculuk, insanın doğasından geliyor olabilir. Fakat ben, oyunculukta yeteneğe inanmıyorum. Müzikte inanıyorum. Müzik kulağı denen bir şey var, onun duyduğunu ben duymuyorum. Resim gözü diye bir şey var. Ben o perspektifi görmüyorum. Oyunculuk meselesinin ana kuralı, zeki olmaktı. Bedenini, sesini ve doğaçlamalardaki üretkenliğini kullanmak için eğitim alması gerekir. Bunlar olmadan, oyuncu olunmuyor. Oyuncularla çalışma çok ayrı bir konfor getiriyor ve işe çok kalite getiriyor.

Oynadığınız bunca oyun içerisinde sizde yeri ayrı olan bir oyun var mı?

“Kibarlık Budalası” benim için efsanedir. Onu hemen birinci sıraya oturturum. Şehir Tiyatrosunda “Günden Geceye” oyunu vardı, onun üzerinde çok çalışmıştım. “Kedi Sahne Sanatları”nda yaptığım müzikal olmayan “Çalıkuşu” beni çok etkilemişti. Müzikal olmayan anlamda beni çok etkilenmiştir.

“Ölü Ozanlar Derneği” çok severek yaptığım oyunlar biridir. Bu seneki “Çiçekçi Sokağı Cinayeti” benim yıllar öncesinde yaptığım bir projemdi. “Aşk Kalıcıdır” yeni sahneye koyuyorum, istediğim oyuncularla çalıştığım oyundur…

Röportajın devamını Turkcell Dergilik uygulamasından veya www.ktpkitabevi.com üzerinden temin ederek okuyabilirsiniz

Devamını oku...

“Sanatın İçinde İnsanlık Tarihi Vardır”

Ülkemizin önemli çello sanatçılarından Rahşan Apay ile müziğin dilini ve kariyerini konuştuk. Apay, “Yıllarca Batı müziğini yüceltip kendi sanatımızı yeren zihniyeti kırmamız gerektiğine inanıyorum. Yurt dışında veya yurt içinde eğitimini tamamlamış, uluslararası çapta başarılara imza atmış artık birçok çağdaş müzik bestecimiz var. Onların yarattıkları bu seslere kulak verip, bu topraklardan da dünyaya anlatmaya değer birçok hikâye olduğunun farkına varmalıyız. Kültürleri en iyi anlayabileceğimiz noktalardan biri müziktir. Dünya, Amerikanizm kıskacı altındayken her ülke kendi müzikal mirasına sahip çıkmalıdır. Bu da biz yorumcuların ve bestecilerin görevidir. Her genç sanatçı kendi yolunu bulacaktır. Her çağın kendi dinamiği vardır ve bunu en iyi o çağın gençleri bilir.” diyor.

Size göre müzik nedir?

Müzik, toplumları birleştirir, farklılıkların üzerini örter. Müzik sizi dinginleştirip, ehlileştirebildiği gibi vahşileştirebilir de. Müzik, farklı ırkların, renklerin, dillerin ve inanışların çok ötesinde bir anlayışla, insanı bir ortak duygu birliği içinde tutar. Bir gün, bir bakmışsınız, dilini sevmediğiniz, ten rengini benimseyemediğiniz ya da farklı bir politik görüşe sahip biriyle çok sevdiğiniz bir pop sanatçısının konserinde yan yana şarkılar söyleyip, tek bir duygu bütünlüğünde birleşmişsiniz… Bu nedenle müzik, kafalardaki ayrımcılığı sonlandırabilen, insanlara hayattaki temel erdemleri ve ortak insani değerlerini hatırlatan ve onları birleştiren bir fenomendir.

Sesin Frekans Gücü

Müziğin ana kaynağı olan ses, titreşimlerin sonucudur. Bir ses kaynağından çıkan sesin, bir saniyedeki titreşim sayısına frekans denir. En kaba maddeden, sese, renge ve enerjiye kadar uzanan bir skalada, evrendeki her bir hücrenin bir frekansı, yani bir titreşim sayısı vardır. Frekans kavramının ne kadar önemli olduğunu aktarabilmek için Nicola Tesla’nın bir sözünü sizinle paylaşmak isterim: “Eğer evrenin gizemini anlamak istiyorsanız, enerji ve titreşim yasalarıyla düşünün.” Nicola Tesla’nın Haarp teknolojisinde yaptığı, kullandığı maddenin frekans seviyelerini değiştirip etrafındaki diğer maddeleri etkilemesidir. Bu şekilde yağmurlar yağdırıp, depremler oluşturabiliyorlar.

Şifalandırıcı Sesler Bütünü

Eğer bir sesin frekansıyla biraz oynamalar yaparak böylesi büyük neticeler alabiliyorsak, düşünün dinlediğimiz müziklerin bedenimize, ruhumuza ve bilinçaltımıza olan etkilerini… Eğer siz bir müzikle insanların kendilerini jiletlemesi sonucunu oluşturabiliyorsunuz, o zaman bir toplumu da müzikle yönlendirebilirsiniz. İşte müzik bu kadar önemli bir şeydir. Birleştirici olabildiği kadar, ayrıştırıcı da olabilir. Asıl soru, bizim onu nasıl kullanmak istediğimizdir… Değiştirici, dönüştürücü, şifalandırıcı ve ilham verici özellikleriyle müzik, her bir bireyin kendi içine olan yolculuğundaki refakatçisidir. Benim de dileğim, elimden geldiğince doğanın ses paletindeki frekanslarından anlamlı bir bütünlük oluşturan müzikleri dinleyiciye en samimi haliyle taşımak.

 

Günün kaç saatini müzik çalışmalarınıza ayırıyorsunuz? Çalışma disiplininiz hakkında konuşmak isteriz…

Enstrümandaki hâkimiyet, takdir edersiniz ki daima çalışmakla, yani ellerinizin sıcak kalmasıyla sürdürülebilir. Fakat konservatuardaki öğrencilik hayatındaki gibi düzenli olarak saatlerce çalıştığımız yıllar çoktan geçtiği için ve artık profesyonel hayatta sizi fiziki anlamda aktif tutacak yoğunlukta bir konser programınız da varsa, zaten her konser için yapılan yoğun ve verimli çalışmalarla bu hâkimiyeti devam ettirmek mümkün oluyor. Bu sebepten, artık bu noktadan sonra size, her gün düzenli olarak şu kadar saat çalışıyorum diyemeyeceğim. Bazen İstanbul boğazı kenarında içilen bir çay ya da sevdiklerinizle geçirdiğiniz güzel anlar da bir enstrüman solistinin hayat kalitesine ve çalışına etkendir. Çellonun dört teli üzerinde uzun saatler geçirmiş olmak kolay bir disiplin değil. Kendinizi başka konularda da beslediğinizde çalışmanız da sahnedeki yorumunuz da zenginleşiyor. Ancak konser günleri yaklaştığında, çalınacak eserin ya da eserlerin zorluğuna göre bazen birkaç ay önceden, bazen ise beş gün önceden, kampa girer gibi sıkı ve hedefe yönelik bir çalışmayla günde minimum 1-2 saat, maksimum da 14-15 saat çalıştığımı bilirim. Bir enstrümanı iyi çalabilmek, akrobasi yapmak demek değildir. Hayatın manasını, elinizden geldiği kadar, o anın içinde toplayıp paylaşmaktır. Bütün çalışma da bunun içindir.

Türk müzik kültürünün gelecek nesillere aktarılması adına, Türk bestecilerinin eserlerini kayıt altına almakta ve konserlerinizde seslendirmektesiniz. Bu yola yeni çıkmış genç müzisyenlere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz? Onlara takip etmelerini önereceğiniz viyolonsel sanatçıları kimlerdir?

Ülkemin Karadeniz yaylalarına, Doğu Anadolu’nun mistik atmosferine, Ege’nin folkloruna, doğasına, İstanbul’un 2700 yıllık, Doğu’nun ve Batı’nın imparatorluklarına başkentlik yapmış tarihine, Anadolu’nun üzerinden geçmiş sayısız medeniyetlerinden öğrenmeye, ilham almaya ve onlarla bir yaşamaya bayılıyorum. Bu zenginliğin, çeşitliliğin içinde üretilmiş, onların bilgisinden ve duygularından doğmuş müzikleri bizler çalmayacağız da kim çalacak? Birçok farklı coğrafyanın sesini, müziklerine nakşetmiş olan geleceğin kültür elçileridir bizim bestecilerimiz. Bakın, Kelt müziği nasıl çalınır, ben bilemem. İrlanda halk şarkılarının şarkılama tekniği nasıldır, bilemem ama öğrenebilirim. Kimden? O ülkenin kendi öz bestecilerinden ve performansçılarından o ruhu anlamaya gayret edebilirim. Bugün aksak ritimleri, damarlarımızda akan kan kadar doğal bir şekilde çalabiliyorsak, bu topraklarda geçmişte ve günümüzde yaşanan her acıyı, her keyfi, her dersi, her öğretiyi bizler yaşıyorsak, kendi bestecilerimizin yazdığı müzikleri de önce kendi halkımıza sonra da dünyaya tanıtan yine bizler olmalıyız. Örneğin; çağdaş müzik bestecisi ve eşim Armağan Durdağ’ın bütün bu kültürel zenginliğimizi içinde barındıran ve onu detaylarıyla anlattığı “The Land of Colors” (Renklerin Coğrafyası) ismindeki Batı müziği ve Türk müziği çalgılarından oluşan yeni albümü Amerika’da 2018’in Aralık ayında çıkacak. İnternet üzerinden de bütün dünyada dinlenilebilecek olan bu müzikler, Kibele’den, Mevlana’ya, Yunus Emre’den Hacı Bektaş Veli’ye, Hz. Davut’tan Meryem’e ve Mustafa Kemal’e kadar bu toprakların birçok değerini konu alıyor.

Bu Görüşü Kırmak Gerekiyor

Kültürümüzün içinden doğup, onu kendi benliklerinden geçirdikten sonra yazdıkları müziklerle kültürümüzü ölümsüzlüğe götüren bestecilerimizin bu eserlerini seslendirip kayıt altına alarak geleceğe aktaracak tek kişiler biz performans sanatçılarıdır. Yıllarca Batı müziğini yüceltip kendi sanatımızı yeren zihniyeti kırmamız gerektiğine inanıyorum. Yurt dışında veya yurt içinde eğitimini tamamlamış, uluslararası çapta başarılara imza atmış artık birçok çağdaş müzik bestecimiz var. Onların oluşturdukları bu seslere kulak verip, bu topraklardan da dünyaya anlatmaya değer birçok hikâye olduğunun farkına varmalıyız.

Kültürleri en iyi anlayabileceğimiz noktalardan biri müziktir. Dünya, Amerikanizm kıskacı altındayken her ülke kendi müzikal mirasına sahip çıkmalıdır. Bu da biz yorumcuların ve bestecilerin görevidir. Her genç sanatçı kendi yolunu bulacaktır. Her çağın kendi dinamiği vardır ve bunu en iyi o çağın gençleri bilir. Zaten dünya bu kadar hızlanmışken, eskinin tavsiyeleri çok kısa bir süre içerisinde demodeleşecektir. Sadece şunu söyleyebilirim: Besteciler ve yorumcular mutlaka birlikte daha çok vakit geçirmeliler. Bu, genç bestecilerin eserlerinin daha çalınabilir olmasına katkıda bulunacağı gibi, performansçı açısından da yeni bir müziğin yaratım sürecine tanık olmak ve yeniye kucak açmak demektir.

Günümüzün teknolojileri sayesinde, en eski siyah beyaz kayıtlara bile kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Biraz muhafazakâr, biraz da yenilikçi olmakta fayda var. Bugün, yeniçağın seslerini içeren viyolonsel kayıtlarına da ulaşabilmekteyiz. Dünya bambaşka yerlere gidiyor. O nedenle dünyadaki tüm seslere açık olmakta fayda var. Benim son dönemdeki favori çellistim Amerikalı Alisa Weilerstein. Tabii ki Çin asıllı Amerikalı çellist Yo-Yo Ma da ayrı bir yer kaplar kalbimde. Şu an hayatta olmayan efsane yorumculardan birkaçını da sayabilirim: Daniil Shafran, Pierre Fournier, Mstislav Rostropovic, Jacqueline Du Pre ve Paul Tortelier gibi…

Müzik Bir Kültür Mirasıdır

Barok dönemden 21.Yüzyıl çağdaş müziklerine kadar geniş bir repertuara sahipsiniz. Günümüze konu olan klasik Batı müziğinin tükendiği görüşü konusunda ne düşünüyorsunuz?

Klasik müzik demek, sadece eskinin müziği demek değildir. Klasik müzik alanında bugünün kültüründen doğan müziklerin de bestelendiğini unutmamak gerekir. Birkaç yüzyıl önce, sadece klasik Batı müziğinin dinlenmesinin sebebi, kayıt teknolojisinin olmaması ve endüstri devriminden önce çok çeşitli türlerde hayatların ve dolayısıyla müziklerin olmamasıydı. Bu sebeplerden ötürü insanların o zamanlarda eğlenmek ya da dinlenmek için gittikleri birkaç aktiviteden biri olan konserlerde dinledikleri müzikler, günün müziğiydi. Yani Mozart’ın döneminde çoğunlukla çağdaş müzik dinlenirdi. İnsanların çağdaş müzik dinlemesi, aslında çağının farkında olması ve çağının meyvesiyle beslenmesine benzetilebilir. Bu, bu kadar doğal bir şey olarak algılanmalıdır.

Dünya Popüler Müzikten İbaret Değil

Bugün dünya, sadece televizyonların yönettiği popüler kültürün takip ettiklerinden ibaret değildir. Ayrıca bu kültürü takip edenler de bir gün klasik müzik dinlemeye başlayabilirler. İnsanların ruhsal, entelektüel ve duygusal dünyalarının zenginliğine göre seçtiği yönelimleri vardır ve bunlar her zaman değişkenlik gösterebilir. Ama bazı şeyler zamansızdır. Bazı sanat eserleri ölümsüzdür. Her zaman kullanılır, dinlenir, okunur, seyredilir, üzerine konuşulur. Sanatın içinde insanlık tarihi mevcuttur. İnsan kendisini sanatla anlatmak, sanatla sonsuzluğa bırakmak ister. Bu ilk insanda da böyleydi. Şimdi de böyle. Eski çağlarda yaşamış uygarlıkları incelediğimizde, onlar da alet edevattan önce duvarlara hiyeroglifler ve çeşitli hayvan resimleri çizerek bizlere bir şeyler anlatmaya çalışmışlar. Bu sayede, bugün bizler tarihimizi anlayabiliyoruz.

Müzik Kültürlerin Mirasıdır

Müzik, toplumların dünyaya bıraktığı kültür mirasıdır ve yok olmak bir yana, gelişerek ilerideki zamanlarda da var olmaya devam edecektir. Resim sanatı tükendi diyebilir miyiz? Elbette hayır. Çağının gerekliliklerine göre şekillenip her daim var olmuştur ve olacaktır. Yeniçağın klasik müzik bestecileri yepyeni teknikler, enstrümanlar, mekânlar, sesler ve felsefeler kullanarak müziğe yeni katkılarda bulunuyorlar ve bulunmaya devam edecekler. Teknolojik alanlardaki gelişim de klasik müziğin içine girmiş durumda. Kim bilir, belki birkaç sene içinde dünyaca ünlü şefleri, orkestraları, yorumcuları evlerimizde, sanki o konser salonundaymışçasına, üç boyutlu izleyebileceğiz.

İnsan Her Gün Yeniye Doğuyor

Geriye dönüp baktığınızda kariyerinizde hedeflediğiniz noktaya vardığınızı düşünüyor musunuz? Yoksa bugünü, henüz ulaşmak istediğiniz hedefin bir basamağı olarak mı görüyorsunuz?

Hedefler ve hayaller siz gelişip olgunlaştıkça form değiştiriyorlar. Konservatuara başladığım ilk yıllarda çok güzel viyolonsel çalabilmeyi ve güzel müzik yapabilmeyi istiyordum. Eser öğrendikçe konserler vermek, konserlerde dinleyicilerin kalplerine dokunmak istiyordum. Güzel müzik yapabilmek içinse hayatın renklerini yaşamanın gerekliliğine inanıyordum. Hayalim, bütün bunları duyumsayan ve birleştiren bir viyolonsel solisti olmaktı. Tam tarif ettiğim gibi de oldu. Hayatım, güzel müzikler, güzel konserler ile hayatın acı ve tatlı birçok rengini yaşayarak evrildi. Şimdiyse bambaşka bir müzikal serüvene doğru kapılmaya başladığımı görüyorum. Gerideki 30 yılı aynı müziklerle ve aynı zihniyetle tekrar etmekten ziyade, yeni bir şeyler söyleme ihtiyacı… İnsan her gün yeniye doğuyor. Şimdilik sürpriz olsun ama artık her sabah yeni hedefler için uyanıyorum. En yüce duygu insana hizmet etmektir. Eğer bir insanın içindeki ilahi kıvılcımı, yaşam ateşine çevirebilecek bir katkı sağlayabilirseniz, bundan daha güzel bir şey hayal edemiyorum. Her canlının asli görevi kendi gerçekliğini yaşamaktır. Bu görevin müzikal ve yazı kısmında yer almak bundan sonraki dileğim.

Hayatımın Tam Ortasında

Müzik kariyerinizin yanı sıra dergi yazarlığı tecrübeleriniz de olmuş. Yazmak hayatınızın neresinde ve ne kadar yer kaplıyor? Yazarlık ile ilgili gerçekleştirmeyi düşündüğünüz projeleriniz var mı?

Yazmak hayatımın tam ortasında… Yazmak; kendimi anlama, kendi derinliklerime inme çabası, insanı anlama çabası demek ve insanlara kelimelerle dokunabilmek demektir. Yalnız kaldığım her an yazmayı, notlar almayı çok severim. Çantamda bir kalem ve bir defter mutlaka vardır. Yanında da bir fincan çay varsa, değmeyin keyfime. Yazmak, kelimelerle beste yapmak gibi… Hele bir de bir ritim yakalayabildiyseniz, harika!  İlkokuldan beri yazıyorum ve ölene kadar da yazmak istiyorum. İleride birkaç kitap yazmış olmayı hayal ediyorum. Ayrıca yeniden bir dergide yazmayı düşünebilirim. İnsan zaman geçtikçe yaşadıklarından elde ettiği tecrübelerini aktarmak istiyor dinlemeyi arzu edenlere.

İlham Kaynağım İnsan

Her sanatçının, sanatını icra ederken ilham aldığı bir kaynağı vardır. Sizin için bu kaynak nedir?

Benim için bu kaynak, insandır. Sadece sokaktaki herhangi bir insanı gözlemleyerek bile onu anlatan bir müzik bulup seslendirebilir, böylece kendinizi ve etrafınızı dönüştürebilirsiniz. İnsan duygudan ve düşünceden oluşan bir varlıktır. Duygu ve düşünce paletinizin çeşitliliği, size icra sırasında zenginlik katar. Yaşanmışlıkları gözlemlemek insanı sakinleştirir, derinleştirir ve zenginleştirir. Çeşitlilik, renklilik, dünyanın ve ülkemizin kültürel zenginliği, ya da harika bir semtteki sokakların dokusu, denizin ya da sokak kedilerinin bakışları, benim bir sonraki sefer enstrümanımı tekrar elime alıp çalmam için ilham kaynaklarım.

Müziğin de bir matematiği var. Sahnedeyken bu matematik doğrultusunda mı, yoksa tamamen duygularınızla mı hareket ediyorsunuz?

Müziğin matematiği demek, tekniği ve teorisi demektir. Her sanat dalında olduğu gibi bunlara hâkim olduğunuz zaman sanat eserini hayata aktarmaya başlayabilirsiniz. Ancak bu bana göre sadece bir başlangıçtır ve sahnede biraz sihir tozu gereklidir. Eserleri iyice çalışıp öğrendikten sonra başka bir yolculuk başlar. Belki diğer sanatçıların hayatında sahnede sanatını icra etmekteyken bile teknik çok önemli bir yer kaplar. Ama benim için sahneye çıktığımda icra ettiğim eserin tekniğini düşünmek biter. Geriye sadece bestecinin o eserle beraber hayata ne katmak istediği ile ilgili düşünceleri ve duyguları kalır. Bu da bana göre, sahnede dinleyiciyle bütünleşirken en kıymetli haldir. Bu hal içinde bir sanat eseri icra edildiğinde, oluşan müziğin bu evrendeki amacına ulaşmasının daha mümkün olduğuna inanıyorum.

Devamını oku...

Büyülü Gerçekçiliğin Temsilcisi; “Gabriel García Márquez”

Gabriel José de la Conciliación García Márquez, 1927’de Kolombiya’nın kuzeyindeki yoksul Aracataca kentinde doğar. İlk olarak Montessori eğitim modelini benimsemiş bir anaokulunda eğitim gördü. Ardından resmi eğitimine başlamasına karar verildi ve Río Magdalena’nın ağzındaki bir liman kenti olan Barranquilla’da bir staja gönderildi. Orada, mizahi şiirler yazan ve mizahi çizgi romanlar çeken ürkek bir çocuk olma konusunda üne kavuştu. Atletik faaliyetlere ilgi duymadığı için sınıf arkadaşları tarafından “Yaşlı Adam” anlamına gelen “El Viejo” olarak anılmıştır.

1940 yılında Colegio jesuita San José’de lise yıllarını tamamlayan yazar, ilk şiirlerini Juventud’daki okul dergisinde yayımladı. Daha sonra, hükümet tarafından verilen bir burs sayesinde Liceo Nacional de Zipaquirá’ya taşınarak, orta öğrenimini burada tamamladı. Ardından Cizvit okulunda hukuk öğrenimi görmeye başlayan Gabriel García Márquez, gazetecilik yapmak için okulu bıraktı. 1954’te çalıştığı gazete tarafından Roma’ya gönderildi. O zamandan sonra ömrünün büyük bölümünü Paris, Venezuela ve Mexico City’de geçirdi. Romanlarıyla ünlenmesine rağmen gazeteciliğe hep devam etti.

Halk Hikâyeleri İçinde Büyüdü

Büyükannesi ve büyükbabasının yanında büyüyen Márquez, çocukluk yıllarını tüm eserlerinin kaynağı olarak niteliyor. İki iç savaşa katılan büyük babasının siyasi çizgisinden etkilenen yazar, büyük annesinin anlattığı hurafeler ve halk hikâyeleriyle büyüdü.  Yazarlık sürecinde birçok kitaptan etkilense de kendisi için en önemli eşiğin 19 yaşında hukuk öğrencisiyken okuduğu Kafka’nın “Dönüşüm” eseri olduğunu, bu şekilde alışılmışın dışında, gerçeküstü de yazılabileceğini bu kitapla gördüğünü, kendisiyle yapılan her söyleşide anlatır.

Nobel Ödüllü Yazar

Öykü ve senaryo yazılarının yanında bu yıllarda ülkesinin içinde bulunduğu durumdan çok etkilenerek, ülkesinin Peru ve Venezuela ile olan savaşlarını, yüzlerce insanın öldüğü katliamları, ülkedeki grupların çatışmalarını, fakirlik, ölüm ve kargaşa dolu günleri de yazdı. Edebiyat dünyasında özellikle Faulkner, Virginia Woolf, James Joyce, Hemingway, Márquez’in elinden düşürmediği yazarlardı. 20. yüzyılın en önemli yazarlarından birisi olarak nitelendirilen yazar, 1972’de Neustadt Uluslararası Edebiyat Ödülü’nü ve 1982’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır.

Gabriel José de la Conciliación García Márquez, 17 Nisan 2014 tarihinde Meksika’daki evinde 87 yaşında hayatını kaybetti. Ölümünden sonra, Kolombiya Cumhurbaşkanı Juan Manuel Santos, onu “Bugüne kadar yaşamış en büyük Kolombiyalı.” olarak lanse etmiştir. Yazarın kişisel arşivi ölümünün ardından ailesi tarafından Amerika’nın Austin kentinde bulunan Teksas Üniversitesi’ne satıldı. Arşivde, Márquez’in kitaplarından onun el yazısı ile orijinal kopyaları ve Graham Greene, Gunter Grass ve Carlos Fuentes gibi yazarlarla yaptığı yazışmalara ait mektuplar da bulunmaktadır.

Yazının devamını okumak isterseniz www.ktpkitabevi.com’den temin edebilirsiniz

Devamını oku...

Bir Edebiyat Eleştirmeni; “Marcel Proust”

Dünya edebiyatının önemli kalemlerinden biri olan Marcel Proust, 10 Temmuz 1871 yılında Auteuil’de doğdu. Bütün yaşamını etkileyecek astım krizlerinin ilkini 1881’de geçirdi. 1890 yılında Hukuk Fakültesi’ne ve Siyasal Bilgiler Okulu’na kaydoldu. Edebiyata olan ilgisiyle dikkat çeken Proust, arkadaşlarıyla beraber “Le Banquet” dergisini çıkarmaya başladı. Dergide eleştiri yazıları yazdı. Ona göre edebiyat dünyasının yarısı çok parlaktı, okunmalıydı; diğer yarısı da okunamayacak kadar ağırdı.

Edebiyat, Hukuk ve Felsefe

Proust’un babası Achille Adrien Proust, Avrupa ve Asya’da koleranın nedenlerini ve yayılmasını araştırmakla görevli bir patolog ve epidemioloji uzmanıydı. Tıp ve hijyen konulu birçok makale yazmıştır. 1893 yılında “Swann’ın Bir Aşkı”nın taslağını oluşturabilecek olan ilk deneme yazısını yazdı. Felsefe alanında ilgi duyan yazar, 1895 yılında felsefe diplomasını aldı.

Toplumsal Değişimleri Konu Aldı

Proust, 1908 yılından sonra tamamen inzivaya çekilerek hiç ara vermeksizin yedi bölüme ayırdığı başyapıtı “Kayıp Zamanın İzinde” romanı üzerinde çalışmaya başladı. “Кayıp Zamanın İzinde” romanı aristokrasinin çöküşü ve orta sınıfın yükselişi dönemine denk gelen Üçüncü Cumhuriyetςiler yönetimi altında gerçekleşen büyük toplumsal değişimleri konu alır. Bu roman 1927 yılına kadar 15 cilt ve yedi bölüme ayrılmış olarak çıktı. 1913’te ilk bölümü olan “Swann’ların Tarafı” çıktıktan sonra onu izleyen diğer bölümler “Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde”, “Guermantes Tarafı”, “Mahpus Kadın”, “Sodom ve Gomorra”, “Albertine Kayıp” ve “Yakalanan Zaman”ı yayımlandı.

Aile ve Çevresindeki Değişimler

Marcel Proust’un 1900-1905 döneminde aile çevɾesi ve genel olarak hayatı, büyük değişimleɾ geςiɾdi. Şubat 1903 yılının Кasım ayında babasını, Eylül 1905’de annesini kaybetti. Daha sonraki yıllarda ciddi sağlık sorunları yaşadı. Proust, vefat etmeden önceki son üç yılını yatak odasında geçirdi. 1922 yılında zatürreye yakalanıp hayatını kaybetti.

Hazırladığımız Marcel Proust dosyasında yazarın kendi kaleminden çıkan “Yakalanan Zaman”, “Edebiyat ve Sanat Yazıları”, “Hazlar ve Günler” ve Mehmet Rifatı’ın “Marcel Proust ya da Bir Roman Yaratmak” kitabını inceledik. Ayrıca Proust ile yapılan bir anketten birkaç bölümü de sizlere sunmaktayız.

Marcel Proust ile Yapılan Bir Anketten:

Kendimde gördüğüm en temel kusur:

 İstemeyi bilmemek, becerememek.

Ne olmak isterdim?

Kendim olmak isterdim; sevdiğim kişilerin beni görmek istedikleri gibi biri olmak isterdim.

En sevdiğim renk:

Güzellik renklerde değil, renklerin ahengindedir.

En sevdiğim besteciler:

Beethoven, Wagner, Rembrandt.

En sevdiğim kuş:

Kırlangıç

En fazla hoşgörüyle karşılayacağım hatalar:

Anlayabileceğim hatalar.

Benimsediğim özlü söz:

Söylersem uğursuzluk getirir, diye korkarım.

Beni üzecek en büyük mutsuzluk ne olabilirdi?

Annemi ve anneannemi tanımamış olmak.

Yazının devamını  www.ktpkitabevi.com’dan temin ederek okuyabilirsiniz

Devamını oku...

Müzik Zihinsel Bariyerleri Aşıyor

Dünyanın en önemli piyano yarışmalarından biri olan Uluslararası Hamamatsu Piyano Yarışması’nda birinci olan Can Çakmur ile müzik kariyerindeki başarılarını ve yakın gelecekteki projelerini konuştuk. Çakmur, “Şu anda önümde tüm dünyada dağıtımı yapılacak ve benim için ilk olacak bir CD kaydı sonrasında iki yıl boyunca Kıta Avrupa’sının, Britanya’nın ve tabi Japonya’nın önemli salonlarında ciddi miktarda konser var. Dinleyiciler ve müzisyenler olarak hepimiz konserlerde ki etkileşimimizden faydalanırız, öğreniriz, yeni fikirler geliştiririz ve bunları paylaşırız. Önümüzdeki kayıt ve konserleri keyif alarak, her an müziği içimde hissederek ve hiçbir zaman müziğe kayıtsız kalmadan çalmak her daim en önemli hedefim.” dedi.

Müzik yeteneğinizi ilgiyle takip ediyoruz, müzik alanında kendinizi nasıl keşfettiniz?

Aslında bunu bir keşif olarak tanımlamak çok doğru gelmiyor. Bu daha ziyade müziğe karşı duyduğum bir meraktı. İçinde hiçbir müzisyen olmadığı hâlde müziğin hayatımızın merkezinde olduğu ve dinlendiği bir evde yetiştim. Doğal olarak müzik dinlemeyi, müziğin üzerine düşünmeyi hep çok sevdim. Bu nedenle, oldukça küçük yaşlardan itibaren enstrüman dersleri almayı istedim. Piyano çalmayı her zaman ciddiye almıştım ama müziğin mesleğim olmasına karar vermem çok sonraki bir döneme, piyanoyla tanışmamdan altı, yedi yıl sonrasına denk düşüyor. On iki yaşındayken, Belçika’da ilk kez katıldığım ve bir hafta süren bir ustalık sınıfı, bakışımı kökten değiştirdi, diyebilirim. Orada sadece farklı hocalarla çalışma deneyimini değil, dünyanın farklı yerlerinden gelen farklı yaşlardaki müzisyenlerle tanışma olanağını da yakalamıştım. O noktadan sonra hobi olarak çaldığım piyanoyu hayatımın merkezi hâline getirdim. O ortamı görmek, piyano müziğiyle yoğun, iç içe bir hafta geçirmek tam anlamıyla bir dönüm noktasıydı.

İyi Bir Yaşam ve Doğru Bir Toplum

Müziğin sizdeki karşılığı nedir, nasıl tanımlayabilirsiniz?

Müziğin, tarih boyunca yine hayatımıza dair olmakla birlikte sözün veya resmin dokunmadığı bir alanda işlev gören bir ifade aracı olduğunu düşünüyorum. Kimi anlatıları sözle ya da görsellikle gerçekleştirmek mümkün olamayabiliyor ya da müziğin varlık nedeni sözlerin bazen yetersiz kalmasıdır demek mümkün. Beethoven’ın Eroica Senfonisi’ni ilk kez dinleyecek olan birine yaşayacağı deneyimi hangi kelimelerle anlatabilirsiniz? Eroica’nın uyandıracağı hisleri betimlemenin herhangi bir yolu var mıdır? Müzik, birçok koşulda ve birçok nedenle oluşmuş/oluşturulmuş zihinsel bariyerleri aşıp ruhumuza doğrudan tesir etme gücüne sahip bir anlatı aracı. Kimi zaman ise daha iyi bir yaşam ve doğru bir toplum kurmak adına sözün başlatamadığı dönüşümü tetikleyecek kadar yüksek bir gücü olduğuna inanıyorum.

Müziğe Kayıtsız Kalmadan Çalmak

Dünyanın en önemli piyano yarışmalarından biri olan Uluslararası Hamamatsu Piyano Yarışması’nda birinci oldunuz. Müzik alanındaki başarılarınızla ülke olarak gururlanıyoruz. Yakın gelecekteki hedeflerinizi konuşmak isteriz, neler söyleyebilirsiniz?

Çok teşekkürler, kıvanç duydum. Şu anda önümde tüm dünyada dağıtımı yapılacak ve benim için ilk olacak bir CD kaydı sonrasında iki yıl boyunca Kıta Avrupa’sının, Britanya’nın ve tabi Japonya’nın önemli salonlarında ciddi miktarda konser var. Dinleyiciler ve müzisyenler olarak hepimiz konserlerde etkileşimimizden faydalanırız, öğreniriz, yeni fikirler geliştiririz ve bunları paylaşırız. Önümüzdeki kayıt ve konserleri keyif alarak her an müziği içimde hissederek ve hiçbir zaman müziğe kayıtsız kalmadan çalmak her daim en önemli hedefim. Önümüzdeki yılların nasıl şekilleneceğini ise zaman gösterecek. Bütün bu değişimin ve hızlı temponun içinde bulunduğum anı yaşamanın ve değerlendirmenin özellikle önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Röportajın devamını www.ktpkitabevi.com ‘dan temin ederek okuyabilirsiniz

Devamını oku...

‘’Ben, Halkın Şairi, Bir Taşralı, Kuşbaz…’’

Büyük şair Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904’te Şili Parral’da doğdu. Annesini doğduktan altı hafta sonra kaybeden Neruda’nın babası trende kondüktörlük yaparak geçimlerini sağlıyordu. Çocukluğu babasının görevli olduğu küçük taşra istasyonlarında geçti. Doğup büyüdüğü yer itibariyle köylüleri, mevsimlik tarım işçilerini, maden işçilerini yakından tanıdı.

Düş kurmayı seven, çekingen bir öğrenci olan Pablo Neruda, şiirler ve yazılar yazıyor, durmadan kitap okuyordu. Neruda’nın edebiyata olan bu düşkünlüğü babası tarafından destek görmedi. Babası edebiyatın onu işe yaramaz birisi olmaya sevk edeceğini düşünüyordu.

Acıları Şiirlerinde Dillendirir

Pablo Neruda, büyük acılara; şiddet, kayıp ve ölümlere; yoksulluk, sömürü, toplumsal dramların insanlarda bıraktığı etki ve sarsıntılara yakından tanıklık eden; o acıları yüreğinin derinliklerinde hissedip, şiirlerinde dillendiren büyük bir şair.

“Fakat kim öldürebilir ki şiiri! Şiir kedi gibi yedi canlıdır. İşkence ederler, sokaklarda sürüklerler, üstüne tükürürler, alay ederler, etrafını dört duvarla çevirirler, sürgüne yollarlar, fakat o bütün bunları yaşar, sonunda tertemiz bir yüzle ve gülümseyerek yeniden ortaya çıkar.”

13 yaşındayken yerel “La Mañana” gazetesindeki bazı makalelere katkıda bulunmaya başladı. 1920’de “Selva Austral” isimli edebiyat dergisinde Ricardo Eliécer Neftalí Reyes Basoalto olan asıl adı yerine “Pablo Neruda” müstearıyla yazmaya başladı. Şair, bu takma ismi Çek şair Jan Neruda anısına seçmişti.

Kol Saatini Satarak Kitabını Çıkardı

Pablo Neruda, ilk şiir yazma denemelerini 1917-1920 yılları arasında gerçekleştirir. Kısıtlı imkânları nedeniyle 1923’te babası tarafından ona hediye edilen saati ve birkaç eşya satarak ilk şiir kitabı olan “Alacakaranlık”ı çıkartır. Sonraki sene yayımlanan “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı” isimli kitabı onun adını en çok duyuran kitabıdır. Bu şiir kitabı pek çok dile çevrilmiştir.

Edebi çalışmalarının yanında bir yandan da Şili Üniversitesi’nde Fransızca ve pedagoji okudu. 1927-1935 arası hükümetin elçisi oldu ve Burma, Seylan, Java, Singapur, Buenos Aires, Barselona ve Madrid’de görev yaptı. Bu dönemde yazmış olduğu şiirlerini ‘’Yeryüzünde Konaklama’’ kitabında toplamıştır.

Cephede Basılan Kitap

İspanya’nın iç savaşından çok etkilendi bu durum önce İspanya sonra da Fransa’da Cumhuriyetçi harekete katılmasına neden oldu. Şair bu dönemde de “Kalbimdeki İspanya” kitabı için çalışmalarını sürdürmeye devam etti. Kitap iş savaş sırasında cephede basılması açısından da ayrı bir önem taşır.

 

Yıllar geçtikçe Neruda’nın eserlerinde bireysel konulardan uzaklaşıp siyasi ve sosyal konular üzerine eğildiği, toplumcu duyarlılıkla şiir yazmayı öncelik tuttuğu görülür. O içinde yaşadığı toplumun, zamanın şartlarına, sorunlarına şiirleriyle tanıklık etmeyi tercih eder.

“İnsan, hayatında bazı şeyleri unutur. Benim de hayatımda unuttuğum anılarım vardır. Onlar toz olmuştur ya da kırılan bir bardağın artık birleştirilemeyen parçaları gibidir. Benim anılarım, hayaletlerle dolu bir galeridir. Belki ben kendi hayatımı değil de, başkalarının hayatını yaşadım. Bu sayfalarda geriye bıraktığım anılar arasında bazıları sararmış yapraklar gibi yere düşecek, ölecekpatir. Oysa bazı anılarım zamanla yeniden canlanacak, yeniden hayat bulacaktır. Benim hayatım, bütün hayatlardan oluşmuş bir hayattır. Bir şair hayatıdır.”

“Nobel kime verilirse verilsin onurlu bir edebiyat ödülüdür. Eğer biraz önemi varsa, yazara bir parça saygı bahşettiği içindir. Önemi budur.” diyen Neruda, 1971 Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü. Hazırladığımız Pablo Neruda dosyamızda yazarın “Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı”, “Kuruntular Kitabı”, “Kuşlar Sanatı”, “Ayaklarına Dokunurum Gölgede” ve “Yeryüzünde Konaklama” kitaplarını inceledik.

Yazı: Deniz Demirdağ

Yazının devamını okumak için www.ktpkitabevi.com üzerinden temin ederek okuyabilirsiniz.

Devamını oku...

Mars’ta Yaşam Mümkün mü?

Mars gezegenine mimarlık çalışması yapan ekibin içinde yer alan Saadet Yüncü ile projenin detaylarını ve Mars’ın mimari özelliklerini konuştuk. Yüncü, “Araştırmalarımızda, Ürdün, çöl ekolojisiyle değişmemiş antik bir esasa, elli milyon yılda gerçekleşen sıvı erozyon süreçlerinden ortaya çıkan muhteşem bir heterojen dokuya sahiptir. Wadi Rum (Ay’ın Vadisi) sahip olduğu kumtaşı, kum tepeleri, granit gibi Jeolojik katmanları, kaya oluşumları, kanyon, vadi ve yüksek dağ oluşumlarıyla Mars ile benzerlikler gösteriyor.” diyor.

Mars çalışmalarına kabul edilen ilk Türk oldunuz, neler hissettiniz?

Architectural Association tarafından Ürdün’de düzenlenen Mars Gezegeni üzerinde yürütülen tasarım-araştırma çalışmalarına katıldım. AA Jordan Visiting School tarafından Mars üzerine daha önce çalışmalar yürütülmüş fakat hiç Türk katılmamıştır. Koordinatörümüz, Ürdün’de bugüne kadar yürüttüğümüz tasarım-araştırma çalışmalarına katılan İlk Türk’ün benim olduğumu söylediğinde, çok heyecanlandım. Böyle bir ekibin parçası olmaktan gurur duydum.

Mars’ın Ekolojine Uygun Bölge

Mars gezegeni yapısı hakkındaki çalışmalarınız hangi noktada?

Tasarım araştırma çalışmalarımız boyunca, Wadi Rum’da Mars’ın doğal ekolojisine yönelik araştırmalar yaptık. Wadi Rum çölünün UNESCO tarafından korunan dünya mirası alanı, Petra’ya özel bir ziyaret gerçekleştirdik. Wadi Rum ve Petra’da yaptığımız incelemeler, belirlemeler ve araştırmalar ile bulduğumuz bize farklı gelen buluntuları, dokuları ve oluşumları belgelendirme çalışması yaptık. Daha sonra bulduğumuz dokuları ve oluşumları kullanarak tasarım spekülasyonları gerçekleştirdik. Mars’ın peyzajı içerisindeki olası müdahaleler için tasarım kavramlarını araştırdık. Wadi Rum’a yapılan araştırma ziyaretinin de katkısı Mars gezegeni dokusuna, kanıtlayıcı bir zemin olarak hizmet etmek.

Tasarım Sürecine Geri Bildirim

Araştırma çalışmalarımız, tasarım ve imalatta birden fazla ölçekte yeni teknikler üzerine yoğunlaştı. Malzeme, mimari ve kentsel konuları üzerinde durduk. Mimari malzemelerden kentsel malzemelere kadar farklı ölçeklerde Mars için tasarım malzemeleri araştırmaları ve araştırmalar yoluyla ilerici bir tasarım fikri oluşturuyor. Tasarım kavramları, tasarım sürecine geri bildirim döngüsü sağlayabilecek, üretim deneyleri ve performans benzetimleri ile tamamlandı. Oluşturduğumuz tasarımları Autodesk Maya, Python, Kangaroo, Cocoon, DIVA, Ladybug &Honeybee Plug-in Grasshopper gibi programlarda kod yazarak, yazılımlarını yapıp, dijitalleşmesini sağladık.

Gelişmiş Çevresel Simülasyonlar

Araştırma çalışmalarımız aynı zamanda; görsel programlama, algoritmik ve hesaplamalı tasarım yöntemleri, gelişmiş çevresel simülasyonlar ve analizlerden faydalanan en ileri hesaplama tasarım teknolojisi bilgilerini sağlıyor. Kod yazılımları ile Morfolojik soyutlama ile sınırlı olan geleneksel tasarım yöntemlerini yeniden gözden geçirmektir.

 

Röportajın devamını www.ktpkitabevi.com üzerinden temin ederek okuyabilirsiniz

Devamını oku...