“Müzik Evrenseldir, Sınır Tanımaz”

Osmanlı saray müziği konusunda önemli çalışmalar yapan akademisyen ve müzisyen Emre Aracı ile Osmanlı dönemindeki opera sanatını ve Doğu-Batı müzik kulağını konuştuk. Aracı, “Tiyatro ona adını veren Halepli Arap, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz’den aldığı maddi destek sayesinde zor ekonomik şartlara rağmen Beyoğlu’nda ayakta kalmayı ve İstanbul’da 1840’lı yıllardan itibaren düzenli olarak opera ve bale sezonlarını sürdürmeyi başarmıştı.” diyor.

Osmanlı saray müziğiyle ilgili önemli araştırmalarınız, yazılarınız ve kitaplarınız var. Araştırmalarınızdan ilginç detayları bizimle paylaşır mısınız?

Osmanlı’nın 19. Yüzyılda yüzünü Avrupa’ya dönmesi ile bu topraklarda ortaya çıkmış olan Batı formlarındaki müzik eserleri üzerinde araştırmalar yapıyorum. 30 seneyi aşkın bir süredir Britanya’da yaşıyorum. Bu alana olan ilgim Londra’nın sahaflarında Osmanlı’yla ilgili Kraliçe Viktorya döneminde İngiltere’de basılmış eski notaları toplamamla başladı. Sonra bu notaları orkestraya bizzat aranje ederek kayıtlar gerçekleştirdim. Bunlar ağırlıklı olarak o devirden kalma marşlar, polkalar ve valsler gibi popüler eserler, bazı insanlar için fazla sanatsal değerleri olmasa da tarihsel anlamda benim ilgimi çok çekti. Sanırım ilk CD albümüm olan “Osmanlı Sarayı’ndan Avrupa Müziği” bütün bu çalışmalarımın niteliğini ve içeriğini tam anlamıyla özetliyor. 1867’de Londra’yı ziyaret eden Sultan Abdülaziz huzurunda 1.600 kişilik bir İngiliz korosunun Crystal Palace’ta Türkçe dilinde fonetik olarak bir kaside seslendirmiş olduklarını ilk olarak okuyunca çok heyecanlanmıştım. Seneler sonra “İstanbul’dan Londra’ya” adlı CD albümümde yer alan bu korolu eserin dünyadaki ilk kaydını Prag’daki Rudolfinum’da gerçekleştirdim.

Farklılıkların Getirdiği Kültürel Zenginlik

İnsanların Osmanlı sanatı ve müziği konusunda yanlış bildiği bir bilgi var mı? Osmanlı ve müzik üzerine araştırmalarınızda en çok hangi noktalara dikkat ediyorsunuz?

Benim amacım aslında yanlışı doğruyu tartışmak değil, bilinmeyenleri ortaya çıkartmak. Global dünyada insanlar daha çok farklılıklarını irdeleyerek birbirlerinden kopuyorlar; oysa ben o farklılıklar içerisinde ki ortak noktaların kesiştiği kültür değerlerinin peşindeyim. Buna bir tür bir başkasının kültüründe insanın kendi kültürünü keşfedebilmesi diyebiliriz. Bu yüzden valsler besteleyen, piyano çalan Sultan Abdülaziz ve Sultan V. Murad gibi Osmanlı padişahlarını bu yönleriyle de daha yakından tanımamız gerektiğine inanıyorum.

Devamını www.ktpkitabevi.com.tr üzerinden temin edebilirsiniz…

Devamını oku...

  1. Yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman zamanında Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın elçisi olarak İstanbul’da bulunan Ogier Ghiselin de Busbecq’in 1581 yılında Antwerp’te yayımlanan “Itinera Constantinopolitanum” başlıklı “Türkiye Mektupları” yazısıyla Avrupalı okur-yazarların Osmanlı Devleti’ne ilgileri artmış ve İslâm medeniyetinden etkilenmişlerdir.

Osmanlı döneminde ilk kez 1524 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın izni ile İstanbul’da Venedik elçisinin evinde müzik, dans ve şarkılı gösteriler yapılmıştır. Daha sonra tahta çıkma, evlenme ve sünnet düğünü gibi önemli sosyal olayları kutlama geleneğinin bir parçası olarak bu tip halka açık gösteriler düzenlenmiştir.

Operaya Benzer Oyun

Operaya benzer şarkılı, danslı ilk temsil 1594 yılında oynanmıştır. 1797 yılında Topkapı Sarayında ise halka kapalı şekilde yapılmıştır. 1828 yılında II. Mahmut tarafından İstanbul’a davet edilen dünyaca ünlü besteci İtalyan Gaetano Dınizetti’nin ağabeyi Giuseppe Donizetti hem besteler yapmış hem de birçok opera, operet ve bale eserlerinin sahnelenmesini sağlamıştır.

Yaşamımın geri kalanını İstanbul’da geçiren Donizetti’ye Sultan Abdülmecit “Paşa” unvanını vermiş ve Donizetti Paşa olarak anılmaya başlanmıştır. Bu dönemde yaygın müzik eğitiminin yanı sıra haremde Batı müziği eşliğinde dans eğitimi de verilmeye başlanmıştır. Tarihimizin sahnelenen ilk operası olarak, Donizetti’nin 1842 yılında temsil edilen “Belisario” adlı operası kabul edilmektedir. Osmanlı bu dönemde birçok devlet adamını Avrupa’daki sanat ve müzik gelişmelerini incelemeleri için yollamıştır.

Osmanlı’da Opera Sanatının Gelişimi

Sultan Abdülmecid’in yaptırdığı saray tiyatrosu 1859 yılında, bugünkü İnönü Stadı’nın olduğu yerde “Dolmabahçe Saray Tiyatrosu” adıyla açılmıştır. Ancak beş yıl sonra yanarak yok olmuştur. İkinci saray tiyatrosu 1889 yılında Abdülhamid tarafından Yıldız Sarayı’nda yaptırılmıştır. Arturo Stravolo Bey Abdülhamid’in çok beğenisini kazanmış ve ailenin en büyüğü Salvatore Stravolo ile birlikte uzun yıllar bu operada çalışmıştır.

Opera ve Operet Bestecileri Kimlerdir?

“Operet besteleyen ilk Türk Haydar Bey’dir. Librettosunu ise Ahmed Midhat Efendi yazmıştı. Çuhacıyan’la aynı derecede popüler olabilen ilk Türk operet bestecisi ise Muhlis Sabahaddin Bey’dir. Türkiye’nin Moliére’i, Musahibzade Celal Bey’in muhtelif piyeslerine alaturka musikimizin tanınmış bestekârları tarafından müzik yazmışlardır. 1868 yılında Güllü Agop, Gedik Paşa Tiyatrosu’nda “Télémaque” operasını Türkçe sahneye koymuş, bir yıl sonra aynı yerde Fuzuli’nin “Leyla vü Mecnun”u üzerine Mustafa Fazıl Efendi’nin bestelediği ilk Türk operası sahnelenmiştir.

Derginin devamını www.ktpkitabevi.com.tr üzerinden temin edebilirsiniz

Devamını oku...

Modern Yaşamın Sonucu; “Anksiyete”

“İnsanların zihinsel yükü ile hayattan beklentisi arttı. Beklenti düzeylerinin yükselmesiyle beraber sosyal dayanaklar azaldı. Bunun üzerine de insan yalnızlaştı, yalnızlaştıkça da anksiyete ortaya çıktı. Bu durum modern yaşamın bir sonucudur. İnsanlar kapital sistemin çalışma tarzının bedelini ödüyor.”

Prof. Dr. Nevzat Tarhan ile modern çağın popüler hastalığı anksiyeteyi ve insanların mutsuzluklarını konuştuk. Tarhan, Kibir, öz beğenidir. Bencil insanlar bu yüzden mutlu olamıyor. Çünkü insanın psikolojik doğası yalnız yaşamaya göre odaklanmamıştır. İnsan ancak sosyal yapının bir parçası olursa mutlu olabilir. Bu özellikleri nedeniyle insan muhakkak yalnızlığını giderme arayışındadır. Ve kendisine bağlanacak nesneler arar. İnsanın mutlu olabilmesi için kişinin kendisini tanıması gerekiyor. Öz beğeni de şu vardır; kişi kendi kusurlarını görmez. Sadece iyi taraflarını görür ve kendisini çok önemser.” diyor.

İnsanın Günlük Yaşamı

Toplum için anksiyete bozukluğu popüler bir hastalık haline geldi. Bu artışlar neden kaynaklıyor?

Yüz sene önceki insan ile şimdiki insanın günlük yaşamında çok fark var. Yüz sene önceki insanın günlük yaşamını düşünün; komşusunun kızıyla evleniyordu, babasının işini yapıyordu. Ve sakin bir hayatı vardı. Günümüzde gece ve gündüz döngüsü bile değişiyor. Geceler şu anda gündüz gibi… İnsanların zihinsel yükü ile hayattan beklentisi de arttı.

Yağmur Ekti, Fırtına Biçiyor

Beklenti düzeylerinin yükselmesiyle beraber sosyal dayanaklar azaldı. Bunun üzerine de insan yalnızlaştı, yalnızlaştıkça da anksiyete ortaya çıktı. Bu durum modern yaşamın bir sonucudur. İnsanlar kapital sistemin çalışma tarzının bedelini ödüyor. Çünkü kapital sistem ne diyor; rekabetin içerisinde üreteceksin. İnsanlar bunu kendine amaç edindi. Küçük ve sıradan şeylerden mutlu olmayan insanlar oldular. Modernizm bunun için yağmur ekti, şu anda fırtına biçiyor.

Uykuyu Rakip Olarak Görüyor

Peki, insanlar anksiyeteden nasıl kurtulabilir?

İnsanlar, kendini yönetme becerisi kazanmalıdır. Google kendi içerisinde bir laboratuvar kurdu. Adına da “İkna laboratuvar”ı diyorlar. Burada insanları bizi daha çok kullanmaları gerektiğine nasıl ikna ederiz, diye konuşuluyor. Sosyal medya kendisine rakip olarak sadece uykuyu görüyor. Bir insanı uykusuz bıraktığımız derecede başarılıyız, diyorlar. İnsanlar çocuklar gibi yataklarda telefonla oynuyorlar. Bu durum toplumun kaygı seviyesini yükseltti. Çünkü insanların birbirine olan ilgisi azaldı. Kaygının düzelmesini istiyorsak, önce nedenini bilmemiz gerekiyor.

Küçük çocuklarda bile anksiyete görülüyor…

Evet, kaygı bozuklukları iki türlüdür. Birincisi, basit kaygı yani stres dediğimiz. Streste; akut stres ve kronik stres olarak ayrılır. Akut streste, bir şok olayı sonrası yaşadığınız durumdur. Anksiyete vücut bütünlüğümüzün bozulmasına karşı ruh yapımızın verdiği tepkidir. İnsanın bir yerde anksiyetesi varsa psikolojik dinamiklerinde yolunda gitmeyen durumlar vardır. Akut streste de anksiyete hissedebilir ve bunu yönetebilirsiniz. Stres, yok edilmesi gereken bir durum değildir, yönetilmesi gerekir.

Röportajın devamı Kitabın Ortası Dergisi’nin Ekim sayısında okuyabilirsiniz…

Devamını oku...

Betül Mardin; “Çalış, Çalış ve Çalış…”

“Ben ‘Sen yapamazsın!’ cümlesinden hep ders almışımdır ve bu cümle beni tam tersine hırslandırmıştır, benim benzinim budur. 90 yaşındayım hala çoğu konulara ve hayata ilgiliyim. Böyle olunca insan nasıl enerjik olmaz ki?”

Türkiye’de Halkla ilişkiler sisteminin kurucusu ve iletişim duayeni Betül Mardin ile halkla ilişkiler mesleğini ve günümüz insanların iletişim süreçlerini konuştuk. Mardin, “Çocuklarım, kendinize güvenin; gündemin farkında olun; hem ülkemizin hem de uluslararası gündemin… Sanatı muhakkak takip edin, sporu hayatınızdan eksik etmeyin, her zaman gülün ve pozitif olun-düşünün… Her şey ilgi duymak ile başlar. Hepinize gönülden başarılar diliyorum, yollarınız açık olsun evlatlarım…” diyor.

Farklı Diller Arasında Büyüdüm

Türkiye’de Halkla ilişkilerin kurucu ismisiniz, başarı yolcuğunuzu konuşmak isteriz, bizimle neler paylaşabilirsiniz?

4 yaşıma kadar konuşamamışım. Yani de, de, de, b, aba, ba, gibi seslerle kendimi ifade etmeye çalışmışım. Bunun sebebi ailemde çok çeşitli dillerin konuşulmasıymış. Önce Fransızca sonra Türkçe arada bir kaç kelime Arapça konuşarak kararlı adımlarla ilerlemeye devam etmişim. Gel gelelim neden böyle olduğuna; babam önce Arap sonra Mısırlı bir Fransız anneden dolayı hafif Avrupalı. Mardinizâde olan büyükbabadan dolayı ise Türk. Dolayısıyla evde birçok dil kullanılıyordu. Annem İsviçreli dadı ile Almanca, babam Fransızca ama kendi annesiyle de Arapça konuşuyordu. Annem ailedeki diğer bireyler ile de Almanca konuşuyordu. Dolayısıyla ben de dil seçememişim: oui mi? Yes mi? Ja mı? Ayva mı? Hangisi? Nihayetinde evet diyeceğim… Ya hayır diyeceksem? No- la-nein-muşmümkün yani “Mümkün değil.”

Yabancı Dilimi Geliştirdim

Sonrasında koleji bitirdim ve üniversiteye gitmek istedim lakin babam: “Erkek bacağı senin bacağının yanında olamaz, la mümkün!” dedi. Bu söz üzerine başlayamayan üniversite hayatım sona ermiş oldu. O zaman çıldırdım… Babam bana üniversiteye gitme dediği için İngilizcemi ilerletmeye karar verdim. İngilizceden Türkçeye oyunlar tercüme ettim. O sıralarda Türkiye’ye Amerikalı iş adamları çok sık gelmeye başlamıştı, onlarla konuşmalar yapardım.

Kendime Güvenim Geldi

Evvela bir akrabamın ricası üzerine bir gazetede magazine dönük tercümeler yaparak işe başladım. Birkaç ay sonra magazin sayfasının sahibi oldum… Daha sonra başka gazeteler ile de magazin sayfalarında çalışırken kendimi İstanbul Radyosu’nda buldum. Çeviriler, konuşmalar derken bir baktım ki televizyon gelmiş… TRT beni Londra’ya BBC’de eğitime gönderdi. İşte orada kendime güvenim geldi ve güzel şeyler başarabildiğimi fark ettim. BBC eğitiminden sonra Ankara’ya döndüm ve TRT’de ders verdim. Bu yaptıklarımdan sonra belli bir düzeye ulaşmış oldum.

Halkla İlişkiyle Yeniden Doğdum

Ardından önemli bir bankada çalışan arkadaşım “Yeni bir meslek var, ilgimizi çekiyor şuna bir baksana” dedi. Ve kendimi Halkla İlişkilerin içinde buldum… Yani yeniden doğdum…

Bilgi Kaynaklarını Didiklemek

Halkla ilişkiler duayeni olarak iyi bir iletişimin olmazsa olmazları nelerdir?

Bana göre; öncelikle genel kültür bilgisi olacak, insanları tanıyacak, gündemi takip edecek, çoooook çalışacak, çok ilgili olacak, bilgi kaynaklarını didikleyecek, her şeyi takip edecek, kendini sürekli yenileyecek ve geliştirmeye devam edecek… “Yaa bilmiyordum” asla demeyecek! Tabi, bir mesleği bir gelişimi anlatacaksınız, tanıtacaksınız. Onun hakkındaki her şeyi bilmeniz lazım. Değil mi?

Röportajın devamı Kitabın Ortası Dergisi’nin Ekim sayısında okuyabilirsiniz…

Devamını oku...

Bir Mimari Deha; “Mimar Sinan”

“Türk kültür ve sanat tarihinin yetiştirdiği en büyük değerlerden biri hiç kuşkusuz Mimar Sinan’dır. Mimar Sinan, imza attığı dört yüzü aşkın eseri ile nadir sanatçılardan biridir. O uzun ömrü boyunca, birbirinden ilgi çekici tasarımları hayata geçirmekle kalmamış, mimarlık idealini alabildiğine gerçekleştirmiştir.”

Osmanlı döneminin en önemli mimarları arasında yer alan Mimar Sinan, Koca Mimar olarak da bilinirdi. Kanuni Sultan Süleyman dâhil üç büyük Osmanlı padişahı döneminde yaşamıştır. Yaptığı özgün eserler ile dünyanın en büyük mimar ve yapı sanatçıları arasında kabul edilir. Sinan’ın, 1490’da Kayseri’nin Ağırnas köyünde dünyaya geldiği rivayet edilir. 92 cami, 52 mescit, 55 medrese, 7 darülkurra, 20 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa (hastane), 6 suyolu, 10 köprü, 20 kervansaray, 36 saray, 8 mahzen ve 48 de hamam olmak üzere 365 eserde imzası bulunan Mimar Sinan, 9 Nisan 1588’de 98 yaşında İstanbul’da vefat etti.

Mimarlığa İlgi Duymaya Başladı

Sinan, Yavuz Sultan Selim’in hükümdarlığı sırasında başlatılan Anadolu’dan devşirme uygulamasıyla İstanbul’a getirilmiştir. Zeki, bilgili ve dinamik olduğu için seçilen Sinan, Acemi Oğlanlar Ocağı’na yerleştirilmiş, burada eğitim alırken mimarlığa ilgi duymuştur. Osmanlı topraklarında suyolları yapmak, kemerler meydana getirmek istemiştir. Acemi Oğlanlar Ocağı’nda dülgerliği öğrenen Sinan, yapı işlerinde dönemin önemli mimarlarının yanında çalışmıştır.

Rumeli ve Anadolu Sistemi

“Çocukluk yaşlarında devşirilerek Kayseri’den İstanbul’a getirilen Sinan’ın, Yeniçeri Ocağı’nda yetiştirildiği, kendi hatıralarında dile getiriliyor. Devşirme çocuklar önceleri yalnız Rumeli’den toplanıyordu. Buna dayanarak kimi araştırmacılar Sinan’ın Arnavut veya Sırp kökenli olabileceğini ortaya atmışlardır. Ancak 15. Yüzyıl ortalarından itibaren, devşirme sisteminin Anadolu’ya uygulandığı biliniyor.

Tartışmalar Asılsız

Zaten kaynaklar da Sinan’ın Rumeli değil Anadolu kökenli olduğunu ortaya koymaktadır. Sinan’ın kökenin Anadolu Ermenilere dayandığı iddiasının da geçersiz olduğu anlaşılmıştır. Çünkü 16. Yüzyılın başlarından itibaren Ermenilerin devşirme dışında tutulduklarını ve Yeniçeri Ocağı’na alınmadıkları kaynaklar tarafından bildiriliyor.”

Askeri Hayatında Başarılı Asker

1514’te Çaldıran Savaşı ve 1516-1520 arasındaki Mısır seferlerinden sonra, İstanbul’da Yeniçeri Ocağı’na alınan Sinan, Kanuni döneminde, 1521’de Belgrad ve 1522’de Rodos seferlerine katılmıştır.

Haseki Unvanını Almıştır

Bu seferler sonunda subaylığa yükselen Sinan, Mohaç Seferi başta olmak üzere birçok sefere katılmış; son Bağdat seferinde, Van Gölü’nün üstünden geçecek üç geminin yapımını başarıyla tamamlayarak “Haseki” unvanını almıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde yeniçeri olan Mimar Sinan, Moldovya (Kara Buğdan) seferinde Prut nehri üzerine 13 günde kurduğu köprü ile padişahın takdirini kazanarak ve baş mimarlığa yükselmiştir.

Kentlerin Simgesi Haline Geldi

Mimar Sinan’ın kentsel planı yönlendirici özellikleri yanında, siluete yansıyan çizgileri, nice kente kimlik kazandırmıştır. Eşsiz görsellikleri ile de bu yapılar, kentlerin adeta birer simgesi haline gelmiştir. Sinan’ın cami, mescit, medrese, türbe, kervansaray, hamam, imaret, su, kemer ve köprü gibi değişik programlı her türden eseri, İstanbul ve Marmara bölgesi ile Anadolu’nun birçok kentinden başka Irak, Suriye, Filistin, Suudi Arabistan, Kırım, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Yugoslavya ve Yunanistan gibi ülkelerin kentlerini süslemektedir.

Restorasyon Ustası

Osmanlı toprakları üzerinde kendinden önce yapılmış olan birçok eseri de restore eden Sinan, bunların günümüze ulaşmalarını sağlamıştır. Hangi döneme ait olursa olsun, her tür eseri incelemiş ve bunların teknik/yapısal özelliklerinden yararlanmayı bilmiştir. Bizans döneminin İstanbul’daki en büyük eseri olan Ayasofya’nın günümüze ulaşması bile, II. Selim’in fermanı ile Sinan’ın yaptığı restorasyon sayesinde mümkün olmuştur.

Tasarım ve Araştırmacı Ruhu

Araştırmacı ruhu ve kavrayıcı tasarım gücü ile eşsiz eserler ortaya koymuş, boşlukları biçimlendirmede büyük bir ustalık göstermiştir. Hendese ilminde kazandığı derinlik, inşaat alanında sahip olduğu deneyim, ayrıca form, ölçü ve oran gibi mimari estetiğin incelikleri konusundaki şaşırtıcı ve çarpıcı bakışı sayesinde kendinden emin biçimde hareket etmiştir. Kendine duyduğu güvenden dolayı, zaman zaman inşaat sürecine ve tasarım yaklaşımlarına karışılmasına direnmiştir.

Kubbe Mimarinin Üstadı

Hem akılcı mekân düzenleme hem de akıcı planlama ve tasarım anlayışı içinde hareket eden Sinan, rasyonel bakışla faydacı ve işlevsel yaklaşımından dolayı çağdaş olabilmiştir. Sürekli arayış içinde olan mimar, hiçbir eserinde tekrara düşmemiştir. Düzenli ve istikrarlı çalışması sayesinde mimaride “Kubbe gelişimini” en üst seviyeye çıkarmıştır.

Şehit Babası; Mimar Sinan

Osmanlı ve Türk sanat tarihinin en önemli sanatkârları arasında yer alan Mimar Sinan hakkında doğum ve ölüm tarihi dâhil olmak üzere yeterli ve net bilgilere sahip değiliz. Mimarın ailesi adına açılan vakfiyeye göre; Sinan’ın eşi Mahmud kızı Mihrî Hatun’dur. Yine bu belgeden anladığımıza göre, Sinan’ın üç çocuğu olmuştur: Biri hayattayken şehit olan oğlu Mehmed, diğerleri de Neslihan ve Ümmühan adlarını taşıyan kızlarıdır.

Haberimizin devamı Kitabın Ortası Dergisi’nin Ekim sayısında okuyabilirsiniz…

Devamını oku...

Medeniyetin Eşiği Osmanlı’da Fotoğrafçılık Sanatı

“Osmanlı’da fotoğrafçılığın gelişmesine en büyük desteği veren padişah Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Onun döneminde Osmanlı coğrafyasında fotoğraf çekimi yaygınlaştı. Sultanın kendisi de fotoğraf çekmekte ve fotoğraf sanatı ile yakından ilgilenmekte idi.”

Fotoğraf makinesinin icadı 1839 yılından çok öncelere dayanır. Yaklaşık 30.000 yıl önce mağara duvarlarına çizilen ilk resimler, insanların yaşadıkları anı belgeleme duygusunu ortaya koyan ilk örneklerden sayılabilir.

MÖ. 4. Yüzyılda Aristoteles, “Problem” adlı çalışmasında, iğne deliği de denilen, küçük bir delikten elde edilen görüntünün oluşumunu yorumlamaya çalışmasıyla fotoğraf makinesinin atası sayılan “Camera Obscura”nın temelini atmıştır. Camera Obscura’ın işleyişi ise şöyledir; bir duvarında küçük bir deliği olan karanlık ortamda küçük delikten giren ışık, tam karşısında bulunan duvarın yüzeyine dışarıdaki manzaranın ters görüntüsünü yansıtır.

Karanlık Odanın Keşfi

  1. Yüzyıl İslâm coğrafyasında yaşayan, fizikçi ve matematikçi İbn-i Heysem, mum ve üzerinde küçük bir delik bulunan bir perde kullanarak basit bir “Camera Obscura” yapmıştı. “Camera Obscura”nın kuramsal yöntemi ve uygulama alanlarıyla ilgili basılı ilk bilgiler 15. Yüzyılda Cesare Cesariano, ardından da Reiner Frisiustarafından ele alınmış, bir iğne deliği kameranın ilk görseli ise gökbilimci Gemma Frisius’un 1545 tarihli “De Radio Astronomica et Geometrica” adlı kitabının konusu olmuştur.

Fotoğrafçılık sanatı Osmanlı sultanlarının da ilgisini çekmiştir. 1805 yılından beri Mühendishane-i Berri Hümayun’da “Camera Obscura” kullanılmaktaydı. Aynı zamanda Abdullah Frères ve Vassilaki Kargopoulo gibi resmi saray fotoğrafçıları, sultan ve ailesi tarafından ilgiyle karşılanmıştır.

Sanat Aşığı Sultan II. Abdülhamid Han

Osmanlı’da fotoğrafçılığın gelişmesine en büyük desteği veren padişah, Sultan II. Abdülhamid Han’dır. Onun döneminde Osmanlı coğrafyasında fotoğraf çekimi yaygınlaştı. Sultanın kendisi de fotoğraf çekmekte ve fotoğraf sanatıyla yakından ilgilenmekte idi. Sarayda vaktinin bir bölümünü müzik salonu, resim salonu ve fotoğraf atölyesinde geçirmekteydi. II. Abdülhamid, fotoğrafın  “Belge” ve “Araçsal” yönünü keşfetmiştir.

Bir Medeniyet Temsilcisi “Osmanlı”

Sultan, fotoğrafçılara ülkedeki olayları ve temel kurumları belgeleme görevi verdi. Karakollar, camiler, fabrikalar, okullar, hastaneler, askeri kuruluşlar, donanma gemileri, etnografik ve doğal çevrenin fotoğraflarını çektirdi. Bu gibi araçlar ile Osmanlı’nın ne kadar medeni, gelişmiş ve büyük bir devlet olduğu dünyaya gösteriliyordu.  

afını Kim Çekti?

Gazetecilik anlayışı ile sosyal çevrenin belgelenmesi ise 1853 yılında çıkan Kırım Savaşı sırasında başladı. Osmanlı Darphanesinde hakkâk olarak çalışan James Robertson, 1855 yılında Kırım Balaklava Limanı, savaş alanı görüntüleri ile Osmanlı döneminde ilk gazetecilik fotoğraflarını çeken kişi olmuştur.

Haberimizin devamı Kitabın Ortası Dergisi’nin Ekim sayısında okuyabilirsiniz…

Devamını oku...

İlim ve İrfan Adamı; Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendi

Fatma Zehra Dizbay

İbrahim Hakkı Hazretleri düzenli bir tahsil görmesinin yanı sıra kendisini yetiştirmek için büyük çaba sarfettiğini “İnsaniyye” adlıı eserinde şöyle dile getirir: “Bu zamanda en dürüst dost, en uygun meclis arkadaşı, en seçkin yoldaş, yarların en hayırlısı ve sevgililerin en sevgilisi kitaplar olduğu için bunların sohbetlerine meylimi salmışımdır.” 

Giriş: Derviş Osman Efendi ile Şerife Hatunun çocukları olan İbrahim Hakkı hazretleri 18 Mayıs 1703 yılında Erzurum’a bağlı Hasankale kasabasında dünyaya gözlerini açmıştır. Bazı maddi ve manevi sıkıntılar yaşayan Derviş Osman Efendi 1707 yılında Erzurum’a yerleşmiş, bölgenin tanınmış ilim erbabıyla tanışmış ve oradan da hac için yola koyulmuştur. Yolculuk esnasında Siirt yakınlarındaki Tillo’ya uğramış, oranın tanınmış mürşitlerinden İsmail Fakirullah ile tanışmış ve ona intisap ederek oraya yerleşmiştir.

Babasının isteği üzerine İbrahim Hakkı Hazretleri dokuz yaşındayken amcasıyla beraber Tillo’ya gitmiş, orada İsmail Fakirullah ile tanışmış, onu ilk gördüğü anda sevgi ve hayranlık hissettiğini ifade etmiştir. Babası için yapılmış olan hücrede -günümüzde hala ayakta bulunan- babasıyla beraber yaşamaya başlayan İbrahim Hakkı Hazretleri ilk tasavvuf zevkini babasından aldığını şu sözlerle ifade etmiştir:  “Peder-i azizi kendisini hücredaş edip hilm-ü rıfk ile ilim öğretip lütufla terbiye kılmıştır.”

Arapça ve Farsça Dersler

Henüz 17 yaşındayken babasını kaybeden İbrahim Hakkı Erzurum’a geri dönerek amcası Molla Muhammed’in evine yerleşmiştir. Dönemin Erzurum müftüsü olan Şair Hazık Mehmed Efendi’den özellikle Arapça ve Farsça dersleri almıştır. Sekiz yıl süren ikinci tahsil hayatında başka kimlerden ders aldığına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Eserlerine “Lübbü’l-Kütüb”e Toplar

Öğrenimini tamamlamasının ardından 1141 yılında İsmail Fakirullah’ı ziyaret etmiş ve babasının hücresine yerleşerek tasavvuf hayatına yönelmiştir. Şeyhine hizmet ederek onun faziletinden istifade etmiş ve 1147 yılında şeyhinin vefatı üzerine Erzurum’a tekrar geri dönmüştür. Babasının daha önce imamlık yaptığı Yukarı Habib Efendi Camii’nde imamlık yapmaya başlamıştır. Ömer Hayyâm, Feridûddin Attar, Sa’di-i Şirazi, Nizami-î Aruzi gibi şairlere ait şiirleri, kendisine ait iki manzumun da içerisinde bulunduğu “Lübbü’l-Kütüb” eserinde toplamıştır.

Saray Kütüphanesi Toplanır

I.Mahmud ile görüşmek için 1747 yılında İstanbul’a giden İbrahim Hakkı Hazretlerine padişahın ilgi ve takdirleri neticesinde saray kütüphanesinde çalışma izni verilmiştir. Yeni astronomiye ilgisi de burada başlamıştır. Burada kendisine müderrislik payesi verilmiş ve ders okutması karşılığında Erzurum’daki “Abdurrahman Gazi Dede Tekkesi” zâviyedarlığı tevcih edilmiştir.

Habib Efendi Camii’nde bir müddet daha imamlık vazifesine devam ettikten sonra yerini, tahsilini tamamlayan mûsikişinas oğlu İsmail Fehim’e bırakmış ve ilmi faaliyetlerle daha fazla meşgul olmak adına zamanının çoğunu Hasankale’de geçirmeye başlamıştır.1755 yılında ikinci kez İstanbul’a gitmiş ve saray kütüphanesinde yoğun bir şekilde çalışmalarına devam etmiştir. Hasankale’ye döndükten sonra hem öğrenci yetiştirmekle hem de “Marifetnâme”nin telifiyle meşgul olmuştur. İstanbul dönüşünde kaleme aldığı için “Marifetnâme” adlı eserinin hazırlıklarını İstanbul’da yaptığı tahmin edilmektedir.

Hac Dönüşünü Eserini Tamamlar

1760 yılında dönemin padişahı III. Mustafa tarafından “Abdurrahman Gazi Dede Tekkesi” zâviyedarlığı yenilenmiştir. Bu arada önemli eserlerinden “İrfaniyye”yi tamamlamıştır. 1763 yılında üçüncü kez Tillo’ya giden İbrahim Hakkı hazretleri, Şeyhi İsmail Fakirullah’ın oğulları Hamza Ganiyyullah ve Mustafa Fani tarafından büyük teveccühle karşılanmıştır. Babalarının halifesi olarak gördükleri İbrahim Hakkı Hazretlerini kız kardeşleriyle evlendirmişlerdir. Bu sırada “İnsaniyye” adlı eserini tamamlamış ve Mustafa Fani ile birlikte ikinci kez hacca gitmiştir. Dönüşte Tillo’da kalarak öğrenci okutmaya, eser yazmaya devam ederek “Mecmûatü’l-Meâni” adlı eserini tamamlamış ve Erzurum’a dönmüştür.

“Avnikli Kezzab”ın Önemi

1768 yılında Erzurum Müftüsü Şeyh Mustafa Efendi ile birlikte üçüncü kez hacca gitmiş, dönüşünden itibaren üç yıl daha Erzurum’da kalmış ve daha sonra oğlu İsmail Fehim ile birlikte Tillo’ya yerleşmiştir. Bu süreçten sonra yaklaşık altı ay kadar süren ağır bir hastalığa yakalanmasının ardından kendisini ziyaret etmek için öğrencilerinden Derviş Halil Tillo’ya gelmiştir. Fakat Halil’in bazı ölçüsüz davranışları İbrahim Hakkı Hazretlerini rahatsız etmiştir. Burada kaldığı sürede hocasının birçok kitabını okuyan Derviş Halil, Erzurum’a dönünce hocasının itibarını arttırmak amacıyla, onun bir sır kitabı yazdığından bahsetmiştir. Bu haberi duyan İbrahim Hakkı Hazretleri Sünni akideye olan bağıllığını ispat etmek amacıyla “Urvetü’l- İslâm” ve “Hey’etü’l-İslâm” adlı iki eser yazarak çeşitli yerlere göndermiştir.  Erzurum’daki Yusuf Nesim’e “Urvetü’l-İslâm” ile beraber gizli işaretlerle yazılmış “Avnikli Kezzab” isimli bir mektup göndererek, Halil’in anlattıklarının yalan ve iftira olduğunu anlatmıştır.

Bu esnada şeyhinin kızı olan eşinin genç yaşta vefat etmesi kendisini derinden etkilemiştir. Kısa bir süre Hamza Ganiyyullah’ın da vefatıyla yalnızlığı iyice artan İbrahim Hakkı Hazretleri 22 Haziran 1780 yılında Hakk’a yürümüştür. Vasiyetinde oğullarının hakkı olarak gördüğü için şeyhinin kubbesi altına defnedilmeyi istemese de bunu fedakârlık olarak gören İsmail Fakirullah’ın oğlu Mustafa Fani’nin isteği üzerine şeyhinin türbesine defnedilmiştir. İbrahim Hakkı tarafından yaptırılan ve planını kendisinin hazırladığı kubbeli türbe günümüzde hala ziyaret edilmekte ve her yıl 18 Mayıs-22Haziran tarihleri arasında çeşitli faaliyetlere ev sahipliği yapmaktadır.

Aritmetik Geometri ve Trigonometri

Kitaplarında konuları; geniş tasavvuf bilgisiyle, iyi bir düzen içinde, sade ve anlaşılır bir dil tercih ederek kaleme almıştır. Geleneksel astronomi yanında yeni astronomi, tıp, anatomi, fizyoloji, aritmetik, geometri, trigonometri, felsefe, psikoloji, ahlak gibi alanlarda oldukça geniş bir birikime sahip olduğu görülmektedir.

İbrahim Hakkı Hazretleri ilmi ve tasavvufi birikimini geçimini temin etmek amacıyla hiçbir zaman kullanmamış, kendi el emeği ve babasından kalma arazinin geliriyle kısıtlı imkânlarla hayatını sürdürmüştür.

İnsana Değer Veren Kanaatkâr

“İrfaniyye” adlı eserinin sonunda yer alan “Tekkelerde eğlenmeyip ilim meclisine gelesin; herkese şefkat nazarıyla bakıp hiçbir ferdi hakir görmeyesin ve kimseden hiçbir nesne istemeyip kimseye bir hizmet buyurmayasın; tezyin-i zahiri koyup gökçek ahlak ile tezyin-i batına gidesin.” şeklindeki nasihatleri onun ilme, güzel ahlaka ve insana verdiği değer yanında kanaatkâr ve tok gözlü olmayı, minnetsiz yaşamayı ne kadar önemsediğini de göstermektedir.

Evrenin Yaratıcı Allah’tır

Âlemin Allah tarafından yaratıldığını kabul ettikten sonra yaratılışın ve oluşun keyfiyetine dair ortaya konulan teorilerin ve ilmi tespitlerin benimsenmesinde bir sakınca görmemiştir. Bütün bilimsel gelişmelerin Allah’ın evreni yarattığı gerçeğine aykırı olmayacağını belirtmiştir.

Fizik, Marifet ve Akıl

İbrahim Hakkı’nın tasavvuf görüşleri tipik Osmanlı tasavvufunun bir örneğidir. Mârifetname’de marifet, fena, beka, muhabbet ve aşk, velayet, keramet, tevekkül, tefviz ve teslim, sabır, şükür, rıza, seyrü süluk, salik, mürşid, nefis ve nefis mertebeleri gibi tasavvufun hemen bütün konularına yer vermiştir. İbrahim Hakkı, fizik âlemin kavranmasında akıl ve duyu tecrübelerinin önemini kabul etmekle birlikte dini ve tasavvufi konularda aşkı felsefeden üstün tutarak, ilham yoluyla elde edilmiş bilgiyi tercih etmiştir. Vahdet-i Vücudu bir bilgi konusu olarak görmenin kişiyi zındıklığa götürebileceğini savunmuş ve bu meselenin bir şuhud konusu olduğunun özellikle üzerinde durmuştur.

Tasavvuf ve Felsefe Anlayışı

İnsanı küçük âlem kabul eden tasavvuf ve felsefe anlayışına büyük önem vermiştir. Onun için hayatın en önemli gayesi marifettir. “Marifetin en yüce derecesi de Marifetullahtır. Marifetullah’ın anahtarı kendini bilmek, kendini bilmek ise âlemi bilmektir.” İbrahim Hakkı bu gayelere ulaşmanın sahih bir itikâd ve düzenli ibadet ile mümkün olduğunu belirtmiştir.

Tevekkül, Tefviz ve Teslim

Ebedi kurtuluşun yolu ancak kitap ve sünnet ile amel etmekten geçtiği düşüncesi ışığında “Huda rabbim nebim hakka Muhammed’dir (s.a.) Resûlullah/Hem İslâm dinidir dinim kitabımdır kelâmullah.” beyitiyle başlayan 116 beyitlik manzumesinde “Ehli-i sünnet” akaidini özetlemiştir.

Astronomi Alanında Çalışmaları

İbrahim Hakkı irfanın dört aslı kabul ettiği; tevekkül, tefviz ve teslim, sabır, rıza konularına büyük önem vermiştir. Özellikle “Tefviznâme” adını verdiği, “Hak şerleri hayr eyler/Zannetme ki gayr eyler/Arif anı seyr eyler/Mevla görelim neyler/Neylerse güzel eyler.” mısralarıyla başlayan manzumesi çok meşhurdur.

Pozitif İlimler ile Dini İlimler

Marifetnâmede tabiat bilimlerine geniş yer ayırmış ve fitneye mahal bırakmamak amacıyla yeni astronomi ve diğer ilimlere dair bilgi vermeden önce eski astronomiye uygun geleneksel yaratılış senaryosunu da kaleme almıştır.

Hz. Peygamber’in (s.a.) “Siz dünya işlerini benden daha iyi bilirsiniz” hadisini kaynak kabul ederek umûr-i dîniyyeden olmayan şeylerin din âlimlerinden sorulmaması gerektiğini tavsiye ederek dini ilimlerle pozitif bilimlerin metotlarının birbirinden farklı olduğunu belirtmiştir.

Yıldırım ve Işık Dalgaları

Yıldırım ve gök gürültüsünün mahiyeti, ışık dalgalarıyla ses dalgalarının yayılışındaki zaman farkı, gök kuşağı, ay halesi, sis, kırağı, çise ve bulutların oluşumu, hava hareketleri gibi meteorolojik olayları, İbn-i Sina’nın “eş-Şifâ” adlı eserinden faydalanmasıyla beraber kendi gözlemleriyle doğru bir şekilde açıklamıştır.

Gece-Gündüzün Oluşumu

Dünyanın yuvarlak oluşuyla ilgili yeni deliller ortaya koymuş, dünyanın dönüş hareketleri ve gece gündüz oluşumlarıyla alakalı ilmi açıklamalarda bulunmuştur. İnsan anatomisi ve fizyolojisiyle alakalı yeni ve ayrıntılı bilgiler vererek insan vücudunda bulunan kemiklerin görevlerine yönelik açıklamalarda bulunmuştur. Kendi dönemine göre yeni kabul edilen bu açıklamalarında İbn-i Sina’dan yararlansa da yine kendi gözlemleri ve araştırmaları ön plana çıkmaktadır.

Önemli Bir Yere Sahiptir

İbrahim Hakkı kıyafet ilmi olarak bahsedilen kişinin saç, göz, kulak, el, baş gibi organlarından ve dış görünüşlerinden hareketle ahlak ve karakter tahliline Marifetnâme’de önemli bir yer ayırmıştır. Bu bölüm, bu alanda yapılan çalışmalar arasında özel bir yere sahiptir. İnsan ahlak yapısının gazap gücü, şehvet gücü ve nefs-i natıka olmak üzere üç temel güç üzerinde oluştuğunu belirtmiş, bunların ifrat ve tefrit durumlarında erdemsizliklerin, itidal durumunda ise erdemlerin oluştuğunu savunmuştur.

Türkçe, Arapça ve Farsça Dilleri

Ölümün mahiyetini, anlamını, ölüm korkusunun sebeplerini ayet, hadis ve tasavvufi görüşler ışığında ele alarak açıklamıştır.  Genellikle Hakkı ismini kullanmasının yanında zaman zaman “Fakiri” mahlasıyla da birçok eser vermiştir. Eserlerinin bir kısmını manzum olarak kaleme alan İbrahim Hakkı Türkçenin yanında Arap ve Fars dillerinde de eserler vermiştir.

Mesnevi ve Didaktik Manzumeleri

Mesnevi tarzındaki manzumelerinde didaktik bir amaç gütmüş ve şiirlerini tasavvuf neşvesiyle kaleme almıştır. Marifetnâme gibi mensur eserlerinin içerisinde bulunan manzumeler eserin okuyucu tarafından ilgi görmesini sağlamıştır.  Şiiri eğitici, öğretici ve irşad edici olarak gördüğü için ilim adamı ve mürşid kimliği ön plana çıkmış ve manzumeleri şiir tekniği açısından tenkide uğramıştır. Bu sebeple usta bir şairden çok ilmi birikimini ve kültürünü nazımla anlatan bir nasihatçi kimliği kazanmıştır.

Eserleri: Divan, Ma‘rifetnâme, Mecmûatü’l-irfâniyye, İnsâniyye, Mecmûatü’l-meânî (Mecmûatü’l-Hakkī), Meşâriku’l-yûh, Sefînetü’r-rûh min vâridâti’l-fütûh, Kenzü’l-fütûh, Defînetü’r-rûh, Rûhu’ş-şürûh, Urvetü’l-İslâm, Hey’etü’l-İslâm, Tuhfetü’l-kirâm, Nuhbetü’l-kelâm, Ülfetü’l-enâm

Devamını oku...

Geçmişten Günümüze Arkeoloji Tarihi

“Arkeoloji, maddesel kalıntıları kullanarak geçmişin incelenmesidir. Arkeoloji üç şeyi kapsar: Nesneler, çevresel ortam ve bunları kullanarak yaptıklarımız.”

Antalya’nın turizm merkezlerinden Alanya’da 2000 yılında “UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi”ne dâhil edilen Alanya Kalesi, UNESCO’da kalıcı olmak istiyor. İlçede 10 hektarlık yarımada üzerinde Helenistik dönemde kurulan ve etrafı 6 kilometre uzunluğunda surlarla çevrilen Alanya Kalesi, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerine uzun yıllar ev sahipliği yaptı. Kadim tarihiyle 2000 yılında “UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi”ne alınan kale, üzerindeki yapıları, surları ve ihtişamıyla turizm merkezi ilçenin en çok ziyaret edilen mekânlarından bir tanesidir.

Özel ve Gizemli Bir Mekân

Alanya Kalesi yerleşkesindeki İçkale’de 30 yıldır kazı çalışması yapıldığını anımsatan Alanya Kalesi Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Eravşar, Kale içindeki küçük kalıntılardan yola çıkarak gerçekleştirdikleri çalışmalarda büyük yapılara ulaştıklarına değinerek: “2018 kazı çalışması sırasında küçük bir yapı kalıntısı vardı. Niteliğini bilmiyorduk. Bunu takip ederek kalıntıyı anlamaya çalıştık. Bu kalıntının bulunduğu alanın etrafı büyük bir duvarla çevriliydi. Kazınca Selçuklu dönemine ait bir hamam bulduk. Hamamın bazı duvarları yıkılmış. Bu dönemde kullanılan hamamın, sarayın kullanımına tahsis edildiğini düşünüyoruz. Çevresindeki çevirme duvarı, sarayla bağlantılı bir şekilde devam ediyor. Sarayın hamam kısmının doğu tarafında külhanı var. Burada ocak kısmı ve üzerinde devam eden su deposu bulunuyor. Arkasında sıcaklık mekânı ve özel yıkanma odası birbirini takip ediyor. Hamamın iki farklı periyodunun olduğunu düşünüyoruz.” diyor.

Seneye Restorasyon Çalışması

Alanya Kalesi içerisinde bulunan kazılarda bu yıl Selçuklu hamamının yarısından fazlası gün yüzüne çıkarıldı. Gelecek sene bulunan tarihi hamam restore edilerek ziyaretçilere sergilenecek. Geçmişin coğrafyası, kendi bahçemizde, tarih öncesi dönemlerde ve bir köyün ya da kasabanın arkeolojik keşiflerle ortaya çıkarılan ve aynı zamanda yazılı kayıtlarla desteklenen tarihinde neler olup bittiğini araştırmamızla başlar. Hazırladığımız haber dosyamızda, tarihsel dönemleri ve arkeolojik kuramları konu alan üç kitabı sizler için inceledik.

Kitap: Türk-İslâm Arkeolojisi ve Terminolojisi

Eser eskinin-bilimi şeklinde ifade edilen arkeoloji, bugüne kadar oluşan genel kabul doğrultusunda, erken dönemler(Eski Taş Devri ya da Paleolitik dönem olarak adlandırılan günümüzden 10.000 yıl ve öncesini kapsayan süreç) ve geç dönemler (Amerika ve Çin’in büyük uygarlıkları, Mezopotamya, Mısır, Yunan ve Roma dönemleri gibi) olmak üzere iki bölümde ele aldığını belirtir.

Süreç İçerisinde Gelişen Bir Bilim Dalı

Arkeolojiyi kısa ve öz olarak tanımlamak gerekirse; kavramı, “İnsanın evrende bir çeşit kendini bulma ve keşfetme çabası” olarak ifade etmenin yanlış olmayacağını söyleyen yazar, beşeri bir bilim dalı olmasına rağmen, arkeoloji de tıpkı fen bilimlerinde olduğu gibi süreç içerisinde gelişen bir bilim dalıdır.

Her Bölgenin Kendine Has Özelliği

“Dünya üzerindeki her bölge, tarihi çevre ve kültür varlıkları açısından kuşkusuz aynı birikim ve potansiyele sahip değildir. Kültür varlıkları ve tarihi çevre koruma bilincinin, sahip olunan kültür varlıkların miktarı ve niteliği ile doğru orantılı olmadığı da bilinen bir gerçektir. Kültür varlıklarına ve tarihi çevreye karşı duyarlılık, sahip olunan kültürel değerlerin miktarı ve önemi ile değil, o toplumun gelişmişlik ve eğitim seviyesi ile alakalıdır.”

Rönesans ile Birlikte Gelişti

Arkeoloji disiplinin dünyadaki gelişimi birçok bilimsel ve teknolojik gelişmenin kaynağı olan ve Rönesans olarak adlandırılan Avrupa’daki 15. ve 16. Yüzyıllarda yaşanan aydınlanma dönemi ile birlikte başlamıştır denilebilir. Daha önce tarihçilerin eserleri, çeşitli kültürlerdeki efsane ve destanlar çerçevesinde değerlendirilen arkeoloji anlayışının Rönesans ile birlikte öncellikle din adamlarının ve soyluların ilgisini çekmeye başladığı görülmektedir. Yazar, bu ilginin ve merakın yeni eserlerin ortaya çıkarılması noktasında sağlanan maddi destekler, arkeolojik çalışmaların daha önce hiç düşünülmeyen farklı bir boyuta evrilmesine vesile olduğuna dikkat çeker.

Kitap içerisinde sizler için seçtiğimiz arkeolojik terimler:

Abadî kâğıt: Ham ipekten ta da dut ağacı elyafından yapılan kalınca ve açık saman renginde, yarı mat bir yazı kâğıdı türüdür. Hindistan’ın Devlet-Âbad kentinde yapıldığı için abadî adı verilmiştir.

Abânî: Daha çok Hindistan ve Halep’te dokunan üzeri koyu sarı renkli ipekle işli açık sarı renkli bir tür pamuklu kumaş.

Baba: Geleneksel mimaride, çatı kurgusunun en önemli parçasıdır. Çatının mahya adı verilen en yüksek noktasındaki yatay elemanı destekleyen ve ana kurguyu oluşturan en önemli elemandır. Çatı dışında da ana taşıyıcı amacıyla kullanılan unsurlar için baba tanımlaması kullanılmaktadır.

Bâb: Osmanlıca kapı anlamına gelen tanımlamadır.

Çantı: Ağaç gövdelerinin çok az işlemden geçirilip uçlarında çentikler açılarak üst üste tutturulmasıyla yapılan inşa düzenine verilen addır.

Çekül: Ucuna tepe noktası aşağıya gelecek şekilde koni biçimli bir metal ağırlık bağlanmış ipten oluşan ve inşaatlarda düşey doğrultusunda denetimini sağlayan düzeneğe verilen addır.

Diadem: Eski çağlarda baş çevresini tamamen saran ya da başın ön bölgesine yerleştirilen taç formundaki süs eşyasına verilen addır.

Divanî: Osmanlı döneminde özellikle resmi ferman ve beratlarda kullanılmış hareketli ve girift karakterli özel bir yazı türüdür.

Kitap: Arkeolojinin Temelleri-Clive Gamble

Arkeolojinin insanların tutkunu olduğu bir faaliyet olduğunu belirten yazar, bir arkeolog ise en başından nesnelerle çevresel ortamlar ve bunların yorumlanmasıyla kendi arasında özel bir bağ kurar. Modern arkeolojinin tohumları, 16. ve 17. Yüzyıllarda sanayileşmenin hemen öncesinde İngiliz antikacılar Camden ve Aubrey tarafından ekilmiştir.

Arkeometrik Yöntemler

Arkeoloji tarihi 1960’lı yıllardan başlayarak arkeoloji anlayışı kökten değişmiş, bir yandan farklı kuramsal yaklaşımlar, disiplinler arası anlayışlar, yeni metotlar, arkeometrik yöntemler tarafından uygulamaya başlandığı dile getirilir.

Her şeyin Bir Arkeolojisi Var

“Arkeologlar kazı sırasında yaptıkları faaliyete göre tanımlanırlar. Fakat kazmak ve daha sonrada bulduklarını analiz edip raporlamak yaptıkları işlerden sadece biridir. Bu konu son 50 yıl boyunca gelişip olgunluğa eriştiği için arkeo-genetikten Zapoteklere kadar arkeologların incelediği tüm konularda köklü bir değişim gerçekleştirmiştir. Günümüzde neredeyse her şeyin bir arkeolojisi mevcuttur.”

Orta Amerika’daki Maya Kalıntıları

  1. Yüzyılda, Yunanistan ve İtalya’daki klasik eserlere yönelik artmakta olan ilgi, Pompeii ve Herculaneum gibi kayıp şehirlerde hazine avcılığını kamçılamış, klasik mimari, buluntular ve edebiyat ise yeni bir dünya düzeni kurmaya yönelik antik bir hak sağlamıştır. Yazar, ilk olarak 1798 yılında kayıt altına almak amacıyla Mısır’daki anıtların üzerinden kumlar temizlenmiş, 1810’larda Java’daki Borubudur kalıntılarını, 1840’larda ise Orta Amerika’daki Maya kalıntılarını saran ağaçlar binbir zorlukla kesilmeye başladığını belirtir. Aynı anda ise Ninova ve Nemrut gibi Mezopotamya şehirlerinde çeşitli araştırmaların başlatılmıştır.

“Yol Ayrımı Üzerindeki Höyük”

“Çatalhöyük, ‘yol ayrımı üzerindeki höyük’ anlamına gelir. Çatalhöyük’teki höyükleşme çok etkileyicidir. Bugün 17,5 metre olan boyu ile görkemli bir şekilde sürdüren bu höyüğün yerin altında arkeolojik tabakalardan oluşan yaklaşık 4 metre daha uzantısı bulunmaktadır. Yani bu höyük yılda 2 santimetreden daha büyük bir hızla oluşmuştur. Zaman içerisinde, yaklaşık 8000 kişiye yuva olmuş düz çatılı kare ve dikdörtgen şeklindeki evlerden oluşan yüksek yoğunluklu bir mozaik içerisinde 13 hektar alanı kaplayacak düzeye erişmiştir.”

Merak ve Bilginin Birleşimi

Eser, günümüzde arkeolojik verilerin günümüz insanı için yalnızca bir merak unsuru taşımadığını aynı zamanda güçlü bir bilgi kaynağı olarak anlaşıldığının belirtir. Geçmişin bizim yorumumuza ihtiyacı vardır. Fikir ve görüşlerimiz olmadan bunun hiçbir önemi yoktur.

Kitap: Arkeoloji Anahtar Kavramlar-Colın Renfrew-Paul Bahn

Arkeolojinin yeni bir kuram olduğunu belirten yazar, 1960’lara kadar arkeolojinin yalnızca uygulanmaya dönük bir çalışma alanı olarak görüldüğü ve kazı yapabilmek için uygun bir el beceresinin yeterli bir özellik olarak görüldüğünü söyler.

Arkeolojik Terim ve Kuramlar

Kitap, arkeolojinin temel kavramlarını ele alarak; süreçselci gelenek, bilgi kuramı, uzlaştırıcı köprü kuramı, sistem düşüncesi, sit havzası incelemesi, simülasyon ve tafonomi gibi konularda yapılmış değerlendirmeleri de okurlarına sunar.

Eski Çağlar ve Gökyüzü Bilimi

Arkeoastronomigenel hatlarıyla yazılı kaynakların olmadığı bir dönemde gökyüzüne dair eski zaman inanç ve uygulamalarının ve insanların gökyüzünden nasıl yararlandıklarının incelemesi olarak tanımlanabilir. Eski çağlarda insan topluluklarının hemen hepsinde gökteki cisimlerin ve olayların son derece önemli olduğuna, bugün de yeryüzünde yaşayan yerli hakların birçoğunda bu önemini koruduğuna hiç kuşku yok.

“Arkeoastronomi terimi ilk kez 1970’lerde, tanınmış arkeologlarla başka disiplinlerden bilim insanları, özellikle de astronomlar arasında uzun süredir var olan anlaşmazlığı çözme çabaları sırasında kullanılmaya başlanmıştır. Arkeoastronominin daha geniş çevrelerce kabulü ancak 1980’lerde post süreçselci/yorumlamalı arkeolojinin yükselişe geçmesiyle olmuştur.”

Arkeogenetik Kuramı ve DNA

Arkeogenetik kuramı ise insanlığa dair geçmişin moleküler genetik teknikler kullanılarak araştırılması olarak tanımlanabilir. Yazar, 1919 gibi erken bir tarihte insana ait kan gruplarının incelenmesiyle başlayan, 1950’lere gelindiğinde epey mesafe kaydetmiş olan genetik bilimindeki gelişmeler arkeogenetik alanında etkili olduğunu söyler. Bu alanda biyokimya çalışmaları ilerledikçe daha fazla veri, özellikle de kan grupları ve enzimler gibi “Klasik” genetik izlerden birçok başka bilgi edinilmesi mümkün olmuştur.

“1953’te DNA’nın genetik şifresinin kırılmasıyla DNA zincirine dayanan sayısız yönetimin yolu açılmıştır. Şifrenin çözülmesi, genetik bilginin dizilişinde saklı olduğu DNA’nın ‘çift helezonlu’ uzun zincirlerini meydana getiren adenin (A), sitosin (C), guanin (G) ve tiyamin (T) gibi temel maddelerin belirlenmesi sayesinde olmuştur. Genlerin medyana getiren, oluşturdukları uzayan zincirler daha az önemli görülse de, bu baz maddelerdir.”

Arkeologlar eskiden yaşamış insan toplulukları hakkında günümüze kadar kalmış kalıntı ve dolguları inceleyerek bilgi edinirler. Tarihi kalıntılar günümüze değişerek geldiğini belirten yazar, arkeolojinin incelediği kalıntıların; aletler, hava şartları, iklim olayları ve mimari alanlar tarafından değiştiğini söyler.

Kitap içerisinde sizler için seçtiğimiz kuramlar:

Etnoarkeoloji: Arkeolojik bulguları oluşturan ya da bunların korunagelme veya tahrip olma süreçlerinin anlaşılmasını sağlamak üzere, günümüz yaşam biçimlerini inceleyen arkeoloji dalıdır.

Feminist arkeoloji: Feminist arkeoloji, arkeolojik çalışmalarda feminist eleştirel bakışı temel alan yaklaşımdır.

Süreçsel Arkeoloji: “Yeni Arkeoloji” de denilen süreçsel arkeoloji, kurama ve yönteme dair bir yaklaşım olarak 1960’ların başından beri antropolojik arkeoloji disiplininde oldukça etkilidir.

Arkeolojik Keşif Haberleri:

Alanya Kalesi’nde Tarihi Selçuklu Hamamı Bulundu

Antalya’nın turizm merkezlerinden Alanya’da 2000 yılında “UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi”ne dâhil edilen Alanya Kalesi, UNESCO’da kalıcı olmak istiyor. İlçede 10 hektarlık yarımada üzerinde Helenistik dönemde kurulan ve etrafı 6 kilometre uzunluğunda surlarla çevrilen Alanya Kalesi, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerine uzun yıllar ev sahipliği yaptı. Kadim tarihiyle 2000 yılında UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınan kale, üzerindeki yapıları, surları ve ihtişamıyla turizm merkezi ilçenin en çok ziyaret edilen mekânlarından bir tanesidir.

Özel ve Gizemli Bir Mekan

Alanya Kalesi Kazı Heyeti Başkanı Prof. Dr. Eravşar, Alanya Kalesi yerleşkesindeki İçkale’de 30 yıldır kazı çalışması yapıldığını anımsatarak, bu yıl ki kazıların da bir süre önce tamamlandığını söyledi. Kale içindeki küçük kalıntılardan yola çıkarak gerçekleştirdikleri çalışmalarda büyük yapılara ulaştıklarına değinen Eravşar: “2018 kazı çalışması sırasında küçük bir yapı kalıntısı vardı. Niteliğini bilmiyorduk. Bunu takip ederek kalıntıyı anlamaya çalıştık. Bu kalıntının bulunduğu alanın etrafı büyük bir duvarla çevriliydi. Kazınca Selçuklu dönemine ait bir hamam bulduk. Hamamın bazı duvarları yıkılmış. Bu dönemde kullanılan hamamın, sarayın kullanımına tahsis edildiğini düşünüyoruz. Çevresindeki çevirme duvarı, sarayla bağlantılı bir şekilde devam ediyor. Sarayın hamam kısmının doğu tarafında külhanı var. Burada ocak kısmı ve üzerinde devam eden su deposu bulunuyor. Arkasında sıcaklık mekânı ve özel yıkanma odası birbirini takip ediyor. Hamamın iki farklı periyodunun olduğunu düşünüyoruz.”

Seneye Restorasyon Çalışması

Eravşar, Selçuklu hamamının yarısından fazlasının bu yılki kazılarda gün yüzüne çıkarıldığını, gelecek sene de tamamının ortaya çıkarılıp restorasyon çalışmasına başlanacağını belirterek, kazılarda ortaya çıkarılan eserlerin tasnif edildikten sonra sergileneceğini dile getirdi.

Tarihi Eser Bulunduğunda Neler Yapılmalıdır?

Ülkemiz, dünyada eşine ender düzeyde rastlanılan zengin bir kültür hazinesine sahiptir. Bu hazineyi her türlü tehlikeden korumak ise müzelerimizin birinci ve en önemli görevidir.

“2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 5. Maddesine göre; Devlete, kamu kurum ve kuruluşlarına ait taşınmazlar ile özel hukuk hükümlerine tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan taşınmazlarda varlığı bilinen veya ileride meydana çıkacak olan korunması gerekli taşınır ve taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları “Devlet malı” niteliğindedir.”

Bu, yasal bir zorunluluk olmasının ötesinde tarihi eserlerimizin talan edilmesinin önüne geçmek için örnek olması gereken bir vatandaşlık görevimizdir. Kültür ve Tabiat Varlıklarını bulan, sahip oldukları veya kullandıkları arazide Kültür ve Tabiat Varlığı bulunduğunu bilen veya yeni haberdar olan vatandaşlarımızın, bunu en geç üç gün içinde, kendisine en yakın müze müdürlüğüne veya köyde muhtara, diğer yerlerde ise mülki idare amirlerine bildirmeleri gerekmektedir.

Devamını oku...

“Ülkemiz Müzikal Anlamda Çok Zengin”

“Sahnede hata yapmamanın tek yolu, çok çalışmaktır. Çok çalışmanıza rağmen de hata yapabilirsiniz, ancak bir eseri isminizi öğrendiğiniz bildiğiniz kadar içselleştirmişseniz, hata payını en aza indirmiş olursunuz.”

“Üstün Yetenekli Çocuklar Kanunu” kapsamında henüz 12 yaşındayken Fransa’ya gönderilen devlet sanatçımız ve “UNICEF İyi Niyet Elçisi” piyanist Gülsin Onay ile müzik kariyerini ve yakın gelecekteki planlarını konuştuk. Onay, “İnsanın her yaşta müzikle ilgilenebileceğini düşünüyorum. İster dinleyici, ister şarkıcı, ister enstrümancı olarak. Her şeyden önce kendilerine uygun olanı keşfetmek üzere, denemeler yapmaları yerinde olur. Daha sonra da çalışmalı, her fırsatta müziği paylaşmalılar. Müziği bir meslek olarak seçmek isteyen gençler için konservatuarlar, masterclasslar ve yarışmalara ulaşmak artık çok kolay.” diyor.

İlk konserinizi 6 yaşındayken TRT İstanbul Radyosunda veriyorsunuz daha sonra  “Üstün Yetenekli Çocuklar Kanunu” kapsamında henüz 12 yaşındayken Fransa’ya gönderiliyorsunuz, çocukluğunuzu ve müziğe ilginizi konuşmak isterim, nasıl başladı ve nasıl gelişti?

Bebekken ninni yerine Beethoven sonatlar, Mozart sonatlar dinleyerek büyümüşüm. Çünkü annem piyanist, babam da kemancıydı. Küçücük yaşta sayısız eseri canlı dinlemiş oldum ve elbette benim için çok farklı bir kazanım oldu. Piyano eğitimime erken yaşlarda annem ile başladım. 1959 yılında “Üstün Yetenekli Çocuklar Yasası” kapsamında bir sınav açılacağını radyoda duyan dayım anneme haber vermiş. O zaman 5 yaşındayım. Annemden sonraki ilk hocam altı yaşındayken çalışmaya başladığım “Maria Teresa Rodriguez” oldu. Solfej ve piyano öğretmenimdi. Daha sonra Türkiye’nin en tanınmış piyano öğretmenlerinden, besteci Ekrem Zeki Ün’ün eşi Verda Ün ile çalıştım. 6660 sayılı “Harika Çocuklar Yasası” sınavına girdim. Jüride Ulvi Cemal Erkin, Ahmed Adnan Saygun ve Necil Kazım Akses vardı. 40 dakikalık bir resital çaldım. 12 yaşındaydım. Sınavı kazandım. Ankara’da Mithat Fenmen ve Ahmet Saygun ile kontrpuan, armoni, müzik kültürü ve orkestrasyon çalıştım. Oradan da Paris’e giderek Paris Konservatuarı’nda Pierre Sancan, Nadia Boulanger ve Monique Haas gibi önemli hocalarla çalışma imkânı buldum. 16 yaşındayken “Piyano ve Oda Müziği” dallarında birincilikle mezun oldu.

Günlük Hayatın Vazgeçilmez Parçası

Sahnedeyken hata yapmamayı nasıl başarıyorsunuz, bir motivasyon kaynağınız var mı?

Sahnede hata yapmamanın tek yolu, çok çalışmaktır. Çok çalışmanıza rağmen de hata yapabilirsiniz, ancak bir eseri isminizi öğrendiğiniz bildiğiniz kadar içselleştirmişseniz, hata payını en aza indirmiş olursunuz. Bu noktaya ulaşmak için her gün düzenli olarak çalışmak gerekir. Küçük yaşlardan itibaren edinilen bu alışkanlık için artık fazla motivasyon aramaya da gerek olmaz. Çalışmak artık yemek içmek kadar ihtiyaçtır, günlük hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır.

Her Konser Eşsiz Bir Deneyim

Beş kıtada seksen ülkeyi kapsayan uluslararası müzik kariyeriniz var. Önemli orkestralarla büyük konserler verdiniz. Sanatçı geçmişinize dönüp baktığınızda unutamadığınız bir konseriniz var mı?

Unutulmaz pek çok konser deneyimi yaşadığım için gerçekten çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Her bir konser aslında eşsiz bir deneyim. Geriye dönüp baktığımda; Vladimir Ashkenazy, Andrey Boreyko, Vladimir Fedoseyev, Neeme Jarvi, Esa-Pekka Salonen, Stanislaw Wislocki gibi usta şeflerle verdiğim konserler benim için çok özeldi. Ayrıca oğlum keman sanatçısı Erkin Onay ile birlikte konser verdiğimde de çok mutlu oluyorum.

Büyük sanatçıların genelde bir ilham kaynağı oluyor. Sizin ilham kaynağınız var mı?

Farklı zamanlarda, çok değişik şeyler ilham veriyor bana. Bazen konser verdiğim bir şehir, bazen yeni açmış bir gül goncası, bazen gittiğim bir sergi ya da dostlarımla, torunlarımla, ailemle geçirdiğim mutlu günler…

Türkiye’de son zamanlarda gençlerde, sanat ve müziğe doğru yoğun bir ilgi var, bu görüşe katılır mısınız?

Ülkemiz müzikal yetenek açısından gerçekten çok zengin. Zamanla olanaklar arttıkça, konservatuarlarda yetişen kuşaklar çoğaldıkça, ilgi de orantılı olarak arttı. Uzak doğu ülkelerinde de durum bizdeki gibi. Aileler çocuklarının profesyonel müzisyen olmasa bile, müzik zevki sahibi olmasını düşünerek çocuklarını enstrüman dersi almaya yönlendiriyor. Profesyonel olmak üzere, konservatuarlarda eğitim alan gençlerimiz de teknolojik ve maddi olanakların artmasıyla, yurt dışında eğitimlerine devam etmek ve kendilerini geliştirmek için, eskiye kıyasla daha fazla imkân sahibi…

Uzun ve Zorlu Bir Çalışma

“UNICEF İyi Niyet Elçisi” ve devlet sanatçımız olarak çocukları müziğe teşvik etmek için neler yapılmalıdır?

Çocuğun yeteneği fark edildiğinde, ailenin büyük bir özenle, her türlü araştırmayı yapması gerekir. Hangi enstrümana yatkın ve hevesli olduğu, hangi öğretmenle çalışabileceği gibi konularda yardım almak büyük önem taşır. Gelişmeleri yakından takip edip, özellikle küçük yaşlardaki çocukların aile tarafından desteklenmesi çok ama çok önemlidir. Çocuk müziği meslek olarak seçmek istiyorsa, ailenin onayı çocuğa hissettirilmeli ve arkasında durulduğu, her tür desteği alabileceği tekrarlanmalı, güven vermeli. Müzisyenlik mesleği uzun ve zor bir çalışma gerektiriyor. Bu nedenle, ailenin güç vermesi büyük önem taşıyor.

 

Devamını oku...

“Sanat Bizim için Nefes Alma Şekli”

“Müzikal yorumun derinleşme yolculuğu bizim için büyük bir motivasyon kaynağı. Bu yolculukta özümüzde var olan ve farkındalığını daima yeniden keşfetmemiz gereken zenginlik, kendini duygular ve düşüncelerle ifade ediyor.”

Dünyanın en iyi piyano ikililerinden biri olarak kabul edilen Güher-Süher Pekinel kardeşler ile müzik kariyerlerini ve gelecekteki planlarını konuştuk. Pekinel kardeşler, “İkiz kardeşlere özgü bir fenomen olan telepatik iletişim içerisinde yakaladığımız uyum, bir arada ama birbirinden bağımsız bir var oluşa olanak sağladı. Çalıştığımız tüm detayların ötesinde, konserlerde anı yeniden tanımladığımız ve algılama alanını risklerle devamlı genişletmeye çalıştığımız için zaman ve nefes kavramları da genişliyor ve her konser bir sürprize dönüşebiliyor.” diyor.

Küçük Yaştan İtibaren Büyük Başarılar

Müziğe çok erken yaşta başladığınızı okumuştum. Müziğe yeteneğiniz ve ilginiz nasıl başladı?

GP: Çocukluğumuzda sanat, özellikle de müzik, ailemizin daima bir parçası oldu. Annemiz evde piyano çalar, babamız ise resme ve müzelere çok ilgi duyardı. Üç yaşından itibaren müziğe gösterdiğimiz büyük ilgi ailemizin dikkatini çekti ve bizi sanatla iç içe yetiştirerek doğru yönde rehber oldular. Bu şekilde her dalı ile sanat bizim için bir nefes alma şekli halini aldı.

SP: Profesyonel olarak da sahne performanslarımız çok erken yaşlarda başladı. Beş yaşında girdiğimiz konservatuvarda Ferdi Statzer’ın eğitimi doğrultusunda altı yaşında ilk konserimizi verdik. Sonrasında Mithat Fenmen ile çalışırken ilk orkestra konserimizi dokuz yaşında Ankara Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası ile vermiş, Mozart iki piyano konçertosunu icra etmiş, her ikimiz de aynı konserde Debussy ve Ravel’in parçalarını yorumlamıştık.

Hep Yeniden Keşfediyoruz

Dünyanın en iyi piyano ikililerinden biri olarak kabul ediliyorsunuz… Piyano çalarken motivasyon kaynağınız nedir? Günde kaç saat çalışıyorsunuz?

GP: Müzikal yorumun derinleşme yolculuğu bizim için büyük bir motivasyon kaynağı. Bu yolculukta özümüzde var olan ve farkındalığını daima yeniden keşfetmemiz gereken zenginlik, kendini duygular ve düşüncelerle ifade ediyor. Bu motivasyonla renk ve seslerin dünyasında her seferinde yeni doku ve tonlar keşfediyoruz.

SP: Kayıtlarımız ve konserlerimizden önce, içselleştirdiğimiz ekol ve bestecilerin eserlerinin tüm benliğimizle dışa vurumunda mükemmel ve kendine has noktaya gelene kadar çalıyor ve çalışıyoruz.

Telepatik İletişim İçerisindeyiz

Peki, aynı anda piyano çalmayı ve hata yapmamayı nasıl başarıyorsunuz?

GP: İkiz kardeşlere özgü bir fenomen olan telepatik iletişim içerisinde yakaladığımız uyum, bir arada ama birbirinden bağımsız bir var oluşa olanak sağladı. Çalıştığımız tüm detayların ötesinde, konserlerde anı yeniden tanımladığımız ve algılama alanını risklerle devamlı genişletmeye çalıştığımız için zaman ve nefes kavramları da genişliyor ve her konser bir sürprize dönüşebiliyor. Telepatimiz her türlü “Şok”u sürprize çeviriyor.

SP: Ortaya çıkan enerji duygusal açıdan konserlerin çekiciliğini ve akışını yönlendiriyor. Hem kişiliğimizi eserin yorumunda eriterek beraber güçlendiriyor, hem de kendi ton ve renklerimiz, vizyonumuz ve kişiliğimizle müzikal ifademizin altını çiziyoruz. Bugün hala saatlerce tartışıyor ve karar veremediğimiz, anlaşamadığımız zaman o eseri kenara bırakıyor, aynı harmoniyi bulana kadar çalmıyoruz.

İlham Dinamik Bir Lokomotif

Sanatçıların genelde ilham aldıklarını bir obje, bir şehir veya bir isim oluyor… Sizin bir ilham kaynağınız var mı?

GP: İlham, bilinçlenme arzusu daima var olduğu takdirde, insanın kendi yaratıcılığına ve araştırmacı ruhuna bağlı dinamik bir lokomotif. Bu açıdan müzikal ve sanatsal anlamda birçok şeyden etkileniyoruz.

SP: Ayrıca eğitim ve konserler için bulunduğumuz tüm ülke ve şehirler bizi farklı yönlerden daima etkiledi. Özü ile kimliğimizi şekillendirmenin yanı sıra, her safhada vizyonumuzu genişleterek derinleştirdi ve renklendirdi. Fransa, Almanya, İsviçre ve Amerika’da çeşitlilik ve çok yönlü kültürel etkileşim vizyonumuza büyük katkılar sağladı.

Çok Boyutlu Bir Besteci

“Bach Jazz featuring Jacques Loussier Trio” CD’nizde Bach’a farklı bir yorum getiriyorsunuz. Bu fikir nasıl geldi?

GP: Johann Sebastian Bach, çocukluğumuzdan beri bizim için gerçeği ve aynı zamanda çok boyutlu düşünceyi aksettiren en önemli bestecidir. Armoni içinde şeffaflığı ve olağanüstünün sonsuz arayışını ve doğrudan formüle edilişini sadece Bach’ta bulduk. Bach’ın çok boyutlu matematiği, bu matematiğe yakın her türlü müziğe adapte edilebilmesinin anahtarı. Değişim sonucu müzik, yeni bir boyut ve şeffaflık kazanıyor. Bu anahtarı en doğru kullanabilen nadir müzisyenlerden biri de Jacques Loussier. Müthiş birikimli bir müzisyen ve onu insan olarak da tanımak büyük bir zenginliktir.

SP: Jazz’ın yanı sıra, dört Grammy ödüllü Bob James ile iki ve üç piyano için uyarlanmış elektronik bir yorumla CBS için yaptığımız albüm kaydımız mevcut. Değişik müzik türleri gitgide evrenselleşerek ve iç içe geçerek harmanlanmaktadır. Bu yüzden de farklı müzik türlerini dinlememiz yeni vizyon oluşturabilmemiz açısından da çok önemli. Mesela her yıl yaptığımız bir çalışma, Londra’nın “Proms Festivali”nde dünyanın önemli, yeni ve enteresan bestecilerini BBC TV ve BBC Radio 3’ün canlı verdiği konserlerden bizzat takip etmek. Bu müzikal nefesimizi ve dünya görüşümüzü de etkiliyor.

Kaliteli Müzik Önemli Bir Değer

Klasik müziğin önemini konuşmak isterdim. Sizler de klasik müziğin gündelik hayatımıza girmesi gerektiğini düşünüyorsunuz, bu konuyu biraz açar mısınız?

GP: Sadece klasik müziğin değil, her türden evrensel duyguların aktarılmasını sağlayan kaliteli müzik ile ilgili yapılan çalışmaları destekliyor ve hayata geçiriyoruz. Denge ve yaratıcılık sentezinden doğmuş müziğin duyarlı bireylerin gündelik hayatında olması çocukların ve gençlerin doğru yönlendirilmesi açısından da büyük bir önem taşıyor. Ama sosyal hayatımızda harmoniyi yaşamadan her türlü kaliteli müziği gündelik hayata taşımak mümkün değil.

SP: Geleceğin tek ve büyük gücü olan genç jenerasyonumuzu; yaratıcı, zeki, sosyal paylaşımı yüksek, müzik sevgisi ve zevki sarsılmayan bireyler olarak yetiştirmenin mümkün olduğunu, yürüttüğümüz sosyal projelerin bize yaşattığı deneyim ışığında sevinerek görebiliyoruz. Başlattığımız adımla, okul öncesi eğitimden akademik eğitime kadar, müzik alanında çocuklara ve gençlere sorumlu rehberler olmaya tüm gücümüzle devam ediyoruz. Müzik yumuşaklıkla paylaşmayı öğretiyor. Paylaşan çocuk şiddete başvurmaz.

Devamını oku...